İspanya Avrupa’yı Solluyor: Ama Halk Neden Hala Geçinemiyor?
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde İspanya’nın Franco sonrası demokratikleşme süreci, Avrupa Birliği’ne entegrasyonu ve euro döneminde yaşadığı konut balonu anlatılıyor. 2008 kriziyle çöken inşaat merkezli büyümenin ardından bankacılık kurtarmaları, işsizlik ve toplumsal öfke öne çıkıyor. Son bölümde ise pandemi sonrası toparlanma, yenilenebilir enerji yatırımları ve güçlü büyümeye rağmen neden barınma krizinin sürdüğü tartışılıyor. İspanya’nın hikâyesi, büyümenin tek başına toplumsal refah anlamına gelmediğini gösteriyor.
Ele Alınan Konular
- Franco sonrası demokratik geçiş
- Moncloa Paktları ve 1978 Anayasası
- Avrupa Birliği üyeliği ve euro etkisi
- Konut balonu ve 2008 krizi
- Bankacılık kurtarmaları ve işsizlik
- Pandemi sonrası toparlanma ve barınma krizi
Herkese merhaba. Ülke ekonomileri serimizde İspanya’nın ikinci ve son bölümündeyiz. Fakat bugünkü hikâyeye 1975’ten değil, günümüzden başlayalım. Son yıllarda Barselona’nın sokaklarında son derece tuhaf görüntüler gördük. Kent sakinleri turistik restoranların önünde yürüyüş yaptı, “Barselona satılık değildir” diye bağırdı, bazı protestocular turistlere su tabancalarıyla su sıktı. İlk bakışta bunun yabancı düşmanlığı ya da turizm karşıtlığı olduğu düşünülebilir. Oysa öfkenin merkezinde çok daha temel bir mesele var: İspanya büyüyor, ülkeye milyonlarca turist ve yatırımcı geliyor, fakat İspanyollar kendi şehirlerinde yaşayacak ev bulamıyor. Daha da çarpıcı olan şu: İspanya bugün Avrupa’nın ekonomik yıldızlarından biri. Almanya ve Fransa durgunlukla boğuşurken İspanyol ekonomisi 2025’te yüzde 2,8 büyüdü. İstihdam tarihî seviyelere çıktı. Yenilenebilir enerji, turizm, profesyonel hizmetler ve ihracat güçleniyor. Buna rağmen genç işsizliği yüksek, ücretler birçok şehirde kiralara yetişemiyor ve milyonlarca genç otuzlu yaşlarına kadar ailesinin yanında yaşamak zorunda kalıyor. Peki bir ülke aynı anda hem başarılı hem de bu kadar huzursuz olabilir mi? İspanya gerçekten Avrupa’nın yeni ekonomik mucizesi mi, yoksa eski hatalarını yeni bir biçimde mi tekrarlıyor? İlk bölümde Franco dönemini anlatmıştık. İspanya’nın Franco’nun kapalı ve milliyetçi ekonomi modeli sayesinde değil, 1959’dan sonra bu modelden vazgeçip Avrupa’ya açıldığı ölçüde büyüdüğünü görmüştük. Bugün ise Franco’nun ölümünden demokrasiye geçişi, Avrupa Birliği üyeliğini, euro ile şişen devasa konut balonunu, 2008 çöküşünü ve günümüzdeki şaşırtıcı toparlanmayı konuşacağız. Francisco Franco 20 Kasım 1975’te öldüğünde İspanya sanayileşmiş ve kentleşmişti ama hâlâ bir diktatörlüktü. Siyasi partiler yasaktı, bağımsız sendikalar yoktu, basın sansür altındaydı. Franco’nun belirlediği veliaht Juan Carlos kral oldu. Rejim içindeki sertlik yanlıları her şeyin olduğu gibi devam etmesini istiyordu. Muhalefet ise özgür seçim, genel af ve yeni bir anayasa talep ediyordu. Üstelik ekonomi de ağır bir krizin içindeydi. Petrol şoku büyümeyi durdurmuş, enflasyonu yükseltmiş, grevleri ve işsizliği artırmıştı. Kral Juan Carlos, 1976’da Adolfo Suárez’i başbakanlığa getirdi. Suárez Franco döneminde görev yapmış genç bir siyasetçiydi; bu nedenle başlangıçta muhalefet ona güvenmiyordu. Fakat sistemi içeriden sökerek demokratikleşmenin yolunu açtı. Siyasi partiler yasallaştırıldı, sürgündeki muhalifler geri döndü, Komünist Parti üzerindeki yasak kaldırıldı ve Haziran 1977’de kırk yılı aşkın sürenin ardından ilk özgür seçim yapıldı. Bu geçiş çoğu zaman romantik bir uzlaşma hikâyesi olarak anlatılır. Gerçekten de İspanya büyük bir iç çatışmaya sürüklenmeden diktatörlükten demokrasiye geçmeyi başardı. Ancak süreç ne kolaydı ne de kansızdı. Aşırı sağcı saldırılar, ETA terörü, polis şiddeti, askerî darbe tehdidi ve yoğun grevler devam ediyordu. Ayrıca Franco döneminin suçları büyük ölçüde yargılanmadı. Toplum, yeni demokrasiyi korumak adına geçmişin hesabını bir süre ertelemeyi kabul etti. Bu tercih barışçıl geçişi kolaylaştırdı ama kapanmayan tarihsel yaralar da bıraktı. Yeni demokrasinin önündeki en acil sorun ekonomiydi. 1977’de enflasyon yüzde 25’in üzerindeydi. Döviz açığı büyüyor, sermaye ülkeden kaçıyor, işsizlik artıyordu. Hükümet ve büyük siyasi partiler, sendikalarla işverenleri de kapsayan geniş bir toplumsal uzlaşma içinde Moncloa Paktları adı verilen anlaşmaları hazırladı. İşçiler ücret artışlarını sınırlamayı kabul ederken hükümet vergi reformu, sosyal harcamalar, eğitim, sağlık ve demokratik kurumların güçlendirilmesi sözü verdi. Moncloa Paktları bir ekonomik mucize yaratmadı. İşsizlik yıllarca yükselmeye devam etti ve yükün önemli bölümü çalışanların üzerine bindi. Fakat anlaşmalar, herkesin kısa vadede bir miktar fedakârlık yaptığı ve karşılığında demokratik düzenin kurulduğu bir toplumsal uzlaşma yarattı. Enflasyon geriledi, vergi sistemi modernleşti ve refah devletinin mali temelleri atıldı. İspanya’nın demokrasiye geçiş başarısının arkasında yalnızca iyi niyet değil, sınıflar ve siyasi hareketler arasında kurulmuş somut bir pazarlık vardı. 1978 Anayasası İspanya’yı parlamenter monarşi olarak tanımladı; temel hakları güvence altına aldı ve Katalonya ile Bask ülkesi başta olmak üzere bölgelere geniş özerklik sağlayan yapının önünü açtı. Fakat eski düzenin tamamen teslim olmadığı 23 Şubat 1981’de görüldü. Yarbay Antonio Tejero silahlı jandarmalarla parlamentoyu bastı ve milletvekillerini rehin aldı. Tanklar Valensiya sokaklarına çıktı. İspanya birkaç saatliğine yeniden diktatörlüğün eşiğine geldi. Kralın televizyonda askerî üniformayla darbeye karşı çıkması kritik oldu ve girişim çöktü. 1982 seçimlerinde Sosyalist İşçi Partisi, yani PSOE, Felipe González liderliğinde ezici bir zafer kazandı. Bu, iktidarın barışçıl biçimde el değiştirdiğini ve demokrasinin artık kalıcılaştığını gösteriyordu. Ancak sosyalistlerin devraldığı ekonomi hâlâ sorunluydu. Eski çelik, gemi yapımı, kömür ve ağır sanayi işletmeleri verimsizdi. Enflasyon ve işsizlik yüksekti. González hükümeti bir taraftan sağlık, eğitim ve sosyal güvenliği genişletirken diğer taraftan son derece sert bir sanayi dönüşümü uyguladı. Zarar eden fabrikalar kapatıldı, kamu işletmeleri yeniden yapılandırıldı, binlerce kişi işini kaybetti. Özellikle Bask bölgesi, Asturias ve bazı sanayi kentleri ağır bedel ödedi. Sosyalist bir hükümetin işçi mahallelerinde fabrika kapatması büyük tepki yarattı ve genel grevlere yol açtı. Fakat hükümet, eski sanayi yapısını sübvansiyonlarla sonsuza kadar yaşatmanın mümkün olmadığını savunuyordu. İspanya düşük verimli ağır sanayiden otomotiv, hizmetler ve daha rekabetçi üretime geçmeye çalışıyordu. Asıl büyük kırılma 1 Ocak 1986’da geldi. İspanya, Portekiz ile birlikte Avrupa Ekonomik Topluluğu’na katıldı. Bu üyelik yalnızca bir ticaret anlaşması değildi. İspanyollar için Avrupa, demokrasi, modernlik ve Franco döneminin yalnızlığından kesin kopuş anlamına geliyordu. Ülke Avrupa pazarına erişti, yabancı sermaye akışı hızlandı ve İspanyol şirketleri daha büyük bir rekabet alanına girdi. Avrupa fonları yolları, demiryollarını, limanları, su sistemlerini ve kent altyapısını dönüştürdü. Tarım, Avrupa’nın ortak tarım politikasıyla yeniden yapılandı. Otomotiv şirketleri İspanya’yı Avrupa üretim ağlarının önemli merkezlerinden biri hâline getirdi. Bankalar, telekomünikasyon ve enerji şirketleri modernleşti. Madrid, Barselona, Bilbao ve Valensiya yalnızca büyümedi; fiziksel olarak da değişti. 1992 yılı bu yeni İspanya’nın vitrine çıktığı andı. Barselona Olimpiyatları, Sevilla Expo Fuarı ve Madrid-Sevilla hızlı tren hattı aynı yıl açıldı. Bir zamanlar Avrupa’nın geri ve kapalı kenarı sayılan ülke, kendisini modern, özgüvenli ve dünyaya açık bir güç olarak sunuyordu. Avrupa üyeliği ayrıca İspanyol demokrasisi için bir dış çıpa işlevi gördü. Askerî darbe ihtimali artık tarihe karışıyor, bölgesel yönetimler yerleşiyor ve hukuk sistemi Avrupa normlarına yaklaşıyordu. Ama dönüşümün maliyeti ve kusurları da vardı. Bazı yerli sanayiler Avrupa rekabetine dayanamadı. İşsizlik uzun süre yüksek kaldı. Avrupa fonları her zaman verimli kullanılmadı; kimi bölgelerde gereğinden büyük havaalanları, otoyollar ve gösterişli projeler yapıldı. Üstelik modernleşmenin meyveleri bölgeler arasında eşit dağılmadı. Madrid, Katalonya ve Bask bölgesi öne çıkarken Endülüs, Extremadura ve ülkenin bazı iç kesimleri geride kalmaya devam etti. 1996’da muhafazakâr Halk Partisi iktidara geldi ve José María Aznar başbakan oldu. Hükümet bütçe açığını düşürdü, kamu şirketlerini özelleştirdi ve İspanya’yı euroya hazırladı. Telefónica, Repsol, Endesa ve büyük bankalar küresel şirketlere dönüştü; Latin Amerika’da geniş yatırımlar yaptı. 1999’da İspanya euro sistemine girdi, 2002’de euro banknotları dolaşıma çıktı. Euro başlangıçta büyük bir başarı gibi görünüyordu. Peseta döneminde İspanya’nın risk primi ve faizleri yüksekti. Euro sayesinde faizler hızla düştü. İspanyol aileleri, şirketleri ve yerel yönetimleri daha önce hiç görmedikleri kadar ucuz krediye ulaştı. Fakat burada çok tehlikeli bir sorun vardı: Avrupa Merkez Bankası’nın belirlediği faiz oranları yavaş büyüyen Almanya için uygun olabilir, ama hızla büyüyen İspanya için fazlasıyla düşüktü. Ucuz para konuta aktı. İspanya’da ev sahibi olmak kültürel olarak güvenliğin ve sınıf atlamanın simgesiydi. Bankalar uzun vadeli ipotek kredilerini kolayca dağıtıyor, tasarruf bankaları, yani cajas, yerel müteahhitlerle iç içe geçiyor, belediyeler yeni imar alanlarından büyük gelir elde ediyordu. İnşaat şirketleri kıyıları, Madrid çevresini ve kentlerin dış mahallelerini dev projelerle doldurdu. Bir süre herkes kazanıyor gibi görünüyordu. İnşaat iş yaratıyor, konut fiyatları yükseliyor, ev sahipleri zenginleştiğini düşünüyor, bankalar kredi veriyor, belediyeler harç topluyordu. Latin Amerika, Kuzey Afrika ve Doğu Avrupa’dan gelen milyonlarca göçmen bu büyüyen ekonomide iş buldu. İspanya kısa sürede göç veren bir ülkeden göç alan bir ülkeye dönüştü. Fakat gerçek üretkenlik aynı hızda artmıyordu. Büyümenin büyük bölümü tuğla, kredi ve arazi değerlerine dayanıyordu. Ücretler sınırlı yükselirken hane borcu büyüdü. Bankalar dışarıdan borçlanıp içeride konut kredisi dağıttı. İspanya’nın cari açığı millî gelirin yaklaşık yüzde 10’una ulaştı. Ülke zenginleşiyor gibi görünüyordu ama bu zenginliğin önemli bölümü gelecekteki gelirlerin bugünden harcanmasıydı. 2008’de küresel kredi musluğu kapandığında İspanyol mucizesinin zemini çöktü. Konut satışları durdu, müteahhitler iflas etti, yarım kalmış siteler ülkenin dört bir yanında kaldı. İşsiz kalan ilk kesim inşaat işçileri ve göçmenlerdi; ardından kriz ekonominin tamamına yayıldı. Konut fiyatları düştükçe bankaların bilançolarındaki krediler ve arsalar değer kaybetti. Siyasi bağlantılarla yönetilen birçok tasarruf bankasının aslında ne kadar kırılgan olduğu ortaya çıktı. Başbakan José Luis Rodríguez Zapatero hükümeti başlangıçta krizin büyüklüğünü kabul etmekte gecikti. Önce kamu harcamalarıyla talebi desteklemeye çalıştı. Fakat euro bölgesi borç krizi derinleşince 2010’dan itibaren yön değiştirerek ücret kesintileri, vergi artışları ve kemer sıkma önlemleri uyguladı. İspanya’nın kendi parasını devalüe etme imkânı yoktu. Rekabet gücünü geri kazanmanın yolu içeride ücretleri ve maliyetleri bastırmak, yani “iç devalüasyon” oldu. 2012’de Mariano Rajoy hükümeti bankacılık sistemini kurtarmak için Avrupa’dan mali destek istedi. Bankaların kötü kredileri temizlendi, bazı cajas kapatıldı ya da birleştirildi. Ancak bankalar kurtarılırken yüz binlerce aile işini ve evini kaybetti. İpotek borcunu ödeyemeyen insanlar evlerinden çıkarılıyor, konut satılsa bile borcun bir bölümü üzerlerinde kalabiliyordu. Ekonomik kriz bir bilanço sorunu olmaktan çıkıp toplumsal bir travmaya dönüştü. İşsizlik 2013’te yüzde 27’ye yaklaştı; genç işsizliği yüzde 50’nin üzerine çıktı. Eğitimli bir kuşak Almanya’ya, İngiltere’ye ve Kuzey Avrupa’ya göç etti. 15 Mayıs 2011’de meydanları dolduran Öfkeliler hareketi, “Bizi temsil etmiyorlar” diyordu. Bu hareketten Podemos doğdu; merkezde Ciudadanos yükseldi. On yıllardır ülkeyi dönüşümlü yöneten sosyalistler ile muhafazakârların iki partili düzeni parçalandı. Ekonomik kriz yalnızca bankaları değil, siyasi sistemi de sarstı. Rajoy dönemindeki iş gücü piyasası reformları, ücret baskısı, bankacılık temizliği ve yükselen ihracat zamanla toparlanmayı sağladı. İspanya otomotiv, gıda, kimya, turizm ve profesyonel hizmetlerde daha rekabetçi hâle geldi. Fakat iyileşmenin toplumsal maliyeti yüksekti. Geçici ve güvencesiz işler yaygınlaştı, gençler kriz öncesindeki hayat standardına dönemedi. Ekonomik öfkeye Katalonya’daki kimlik ve egemenlik tartışmaları eklenince 2017’de ülke demokrasiye geçişten sonraki en ağır anayasal krizlerinden birini yaşadı. Ardından pandemi geldi. Turizme ve yüz yüze hizmetlere çok bağımlı olan İspanya 2020’de gelişmiş ülkeler içindeki en ağır ekonomik daralmalardan birini yaşadı; millî gelir yaklaşık yüzde 11 küçüldü. Fakat bu kez 2008’den farklı bir yöntem uygulandı. ERTE adı verilen kısa çalışma sistemi sayesinde devlet, faaliyetini durduran şirketlerde çalışanların gelirinin önemli bölümünü üstlendi. İnsanlar doğrudan işten çıkarılmak yerine geçici olarak sistem içinde tutuldu. Avrupa Birliği de önceki krizdeki kemer sıkma yaklaşımından kısmen ders çıkarmıştı. Ortak borçlanmayla oluşturulan NextGenerationEU fonları içinde İspanya en büyük yararlanıcılardan biri oldu. Kaynaklar yenilenebilir enerjiye, hızlı trene, elektrikli araçlara, dijitalleşmeye ve kamu altyapısına yönlendirildi. Uygulamada gecikmeler ve verimsizlik tartışmaları olsa da Avrupa bu kez İspanya’ya yalnızca bütçesini kesmesini söylemedi; yatırım yapabilmesi için de kaynak sundu. Pedro Sánchez yönetiminde asgari ücret önemli ölçüde yükseltildi ve 2021 sonunda kabul edilen iş gücü reformuyla geçici sözleşmeler sınırlandırıldı. Reform işverenler ve sendikalar arasında uzlaşmayla hazırlandı. Süresiz sözleşmeler arttı, istihdam rekor seviyelere çıktı. Bu, çalışanların haklarını mutlaka zayıflatmadan da istihdam yaratılabileceğini gösteren önemli bir deneyim oldu. Ancak işsizlik hâlâ Avrupa ortalamasının üzerinde ve özellikle gençler açısından ciddi bir sorun olmaya devam ediyor. Bugün İspanya neden Avrupa’nın çoğundan daha hızlı büyüyor? Bunun tek bir cevabı yok. Turizm çok güçlü ama hikâye yalnızca turizmden ibaret değil. Yenilenebilir enerji yatırımları, otomotiv ve gıda ihracatı, lojistik, bilişim, finans ve profesyonel hizmetler büyüyor. Göç, yaşlanan ülkede iş gücünü ve iç talebi destekliyor. Hane halkı 2008 sonrasındaki kadar borçlu değil. Avrupa fonları yatırımları canlı tutuyor. Elektriğin yarısından fazlasının yenilenebilir kaynaklardan üretilebilmesi, enerji maliyetleri ve yeşil sanayi açısından önemli bir avantaj sağlıyor. Avrupa Komisyonu İspanya’nın 2025’te yüzde 2,8 büyüdüğünü ve 2026’da da yaklaşık yüzde 2,4 büyüyeceğini öngörüyor. İşsizlik 2025’in son çeyreğinde 2008’den beri ilk kez yüzde 10’un altına indi. Bu rakamlar küçümsenecek başarılar değil. Bir zamanlar euro krizinin sorunlu ülkeleri arasında sayılan İspanya bugün Almanya ve Fransa’dan daha dinamik görünüyor. Fakat tam burada başlangıçtaki soruya dönüyoruz. Makroekonomik başarı neden toplumsal iyimserlik yaratmıyor? En büyük cevap konut. İspanya 2008’den önce ihtiyacından fazla ve yanlış yerlerde konut üretti. Krizin ardından inşaat kapasitesi çöktü ve uzun süre yeterli yeni konut yapılmadı. Bugün Madrid, Barselona, Malaga, Valensiya, Balear ve Kanarya Adaları gibi işin ve nüfusun yoğunlaştığı bölgelerde talep hızla artarken arz geride kalıyor. Yeni haneler kuruluyor, göçmen nüfus büyüyor, yabancı alıcılar geliyor ve turistik kiralamalar uzun dönemli kiralık konutların bir bölümünü piyasadan çekiyor. Sorunu yalnızca Airbnb’ye ya da turistlere yüklemek kolay ama eksik olur. Asıl mesele yıllardır yetersiz kalan sosyal konut stoku, yavaş ruhsat süreçleri, uygun yerde arsa ve altyapı üretilememesi, inşaat maliyetleri ve konutun barınma hakkından çok yatırım aracına dönüşmesi. Turizm bu yangını büyütüyor fakat ateşi tek başına yakmıyor. 2025’te İspanya’ya 96,8 milyon yabancı turist geldi. Bu tarihî bir rekor. Turistlerin harcamaları ülkeye muazzam döviz ve istihdam sağlıyor. Fakat Barselona’nın merkezinde çalışan bir öğretmen, hemşire ya da garson kazandığı ücretle o kentte yaşayamıyorsa turizm başarısının sınırına gelinmiş demektir. Bir şehir turistler için kusursuz, kendi çalışanları için erişilemez hâle geldiğinde ekonomik model toplumsal meşruiyetini kaybeder. İspanya’nın ikinci büyük sorunu üretkenlik. Ülke büyüyor, fakat saat başına üretimde Kuzey Avrupa’nın gerisinde. Küçük işletmelerin ağırlığı, eğitim ile iş gücü talebi arasındaki uyumsuzluk, düşük araştırma ve geliştirme yatırımları ve turizm gibi mevsimsel sektörlere bağımlılık verimliliği sınırlıyor. Üçüncü sorun bölgesel eşitsizlik. Madrid bir sermaye ve hizmet merkezi olarak hızla büyürken nüfusunu kaybeden iç bölgeler “boşalan İspanya” olarak anılıyor. Endülüs ve bazı güney bölgelerinde işsizlik ülke ortalamasının çok üzerinde kalıyor. Yine de İspanya’nın son elli yıllık hikâyesi büyük ölçüde bir başarı hikâyesidir. Ülke bir diktatörlükten çoğulcu demokrasiye geçti, Avrupa’nın kenarından merkezine yaklaştı, güçlü bir refah devleti kurdu, altyapısını yeniledi ve dünyanın en yaşanabilir toplumlarından birini yarattı. Bunu bir askerî liderin emriyle değil; işçilerin, işverenlerin, siyasi partilerin ve bölgesel hareketlerin çatışarak ama sonunda uzlaşarak kurduğu demokratik kurumlarla yaptı. Fakat bu hikâye bize başarının kalıcı olmadığını da gösteriyor. Avrupa Birliği üyeliği bir ülkeyi otomatik olarak zenginleştirmiyor; doğru yatırımlar ve kurumlar için fırsat yaratıyor. Euro düşük faiz sağlayabilir ama üretkenliğin yerini alamaz. Konut fiyatlarının yükselmesi refah artışı gibi görünebilir ama borçla şişmiş bir balona dönüşebilir. Ekonomi büyüyebilir ama çalışanlar bu büyümeden pay alamıyorsa huzursuzluk artar. İspanya’dan çıkarılacak en önemli ders belki de şudur: Demokrasi yalnızca sandık kurmak değildir; ekonomik değişimin maliyetini toplum içinde adil biçimde paylaşabilme kapasitesidir. Moncloa Paktları kusurluydu ama bir pazarlık içeriyordu. Avrupa üyeliği piyasaları açtı ama aynı zamanda sosyal ve bölgesel fonlar getirdi. Pandemi sırasında şirketler kadar çalışanları da koruyan kısa çalışma sistemi kullanıldı. Buna karşılık 2008 sonrasında bankaların kurtarılıp insanların evlerini kaybetmesi, sistemin adalet duygusunu ağır biçimde yaraladı. Bugünkü İspanya’nın önündeki temel soru artık büyüyüp büyüyemeyeceği değil. Ülke büyüyebildiğini gösterdi. Asıl soru, bu büyümeyi uygun fiyatlı konuta, daha üretken işlere, daha yüksek reel ücretlere ve gençlerin bağımsız bir hayat kurabildiği bir topluma dönüştürüp dönüştüremeyeceği. İspanya’nın hikâyesi, diktatörlükten demokrasiye, otarşiden Avrupa Birliği’ne, yoksulluktan refaha uzanan olağanüstü bir dönüşüm. Ama aynı zamanda iki büyük yanılsamanın hikâyesi: Franco döneminde büyümeyi otoriterliğin başarısı sanmak ve euro döneminde yükselen ev fiyatlarını gerçek zenginlik zannetmek. Bugün ülke üçüncü bir sınavla karşı karşıya. Turist sayısını, millî geliri ve istihdamı artırmak yetmeyecek. İspanya’nın artık büyümenin miktarından çok niteliğini tartışması gerekiyor. Çünkü gerçek ekonomik başarı, bir ülkenin ne kadar turist çektiğiyle ya da evlerinin ne kadar pahalı olduğuyla değil, sıradan bir çalışanın o ülkede güvenli, özgür ve onurlu bir hayat kurup kuramadığıyla ölçülür. İki bölümlük İspanya serimizin sonuna geldik. İlk bölümde Franco’nun kapalı ekonomi deneyiminden İspanyol mucizesine, bu bölümde ise demokrasiden Avrupa üyeliğine, konut balonundan bugünkü toparlanmaya uzandık. İspanya bize ülkelerin kaderinin değişebileceğini, fakat her başarının kendi içinde yeni çelişkiler yarattığını gösteriyor. Bir sonraki ülke ekonomisi serisinde görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.