İspanya’yı Bir Diktatör mü Zengin Etti? Franco Mucizesi
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, Franco döneminde İspanya’nın gerçekten diktatörlük sayesinde mi zenginleştiği sorusunu tarihi ve ekonomik açıdan inceliyor. İç savaş sonrası uygulanan otarşi politikalarının ülkeyi nasıl yoksullaştırdığı, 1959 istikrar programıyla hangi kırılmanın yaşandığı ve asıl büyümenin hangi koşullarda geldiği anlatılıyor. İspanyol mucizesinin arkasında dışa açılma, Avrupa talebi, turizm, göç dövizleri ve kırsaldan kente emek aktarımı olduğu vurgulanıyor. Bölüm, otoriter rejimlerde görülen büyümenin neden her zaman rejimin başarısı anlamına gelmediğini gösteriyor.
Ele Alınan Konular
- Franco dönemi ve otarşi
- İspanya iç savaşı ve sonrası
- 1959 istikrar planı
- İspanyol mucizesi
- turizm ve göç dövizleri
- otoriterlik ve büyüme ilişkisi
Herkese merhaba. Ülke ekonomileri serimizde bugün İspanya’yı konuşuyoruz. Ama bu kez hikâyeye alışılmış yerden başlamayacağız. Çünkü İspanya hakkında uzun yıllardır tekrarlanan çok güçlü bir efsane var: Francisco Franco ülkeyi düzene soktu, sanayileştirdi ve yoksul bir tarım toplumundan Avrupa’nın büyük ekonomilerinden birini yarattı. Peki bu gerçekten doğru mu? İspanya Franco sayesinde mi zenginleşti, yoksa Franco’nun ekonomi anlayışından vazgeçtiği gün mü büyümeye başladı? Bu sorunun cevabı yalnızca İspanya’yı anlamak için önemli değil. Otoriter liderlerin ekonomik başarı iddialarını nasıl değerlendirmemiz gerektiğini de gösteriyor. Çünkü bir ülke diktatörlük döneminde büyümüş olabilir. Ama bu, büyümenin diktatörlük sayesinde gerçekleştiği anlamına gelmez. Bazen rejim kendi yarattığı yıkımın ardından çok düşük bir tabandan yükselir ve bu toparlanmayı bir mucize gibi pazarlar. İspanya’nın 20. yüzyıl hikâyesi tam da böyle bir hikâye. Bu ilk bölümde İspanya’nın 20. yüzyıla nasıl girdiğini, iç savaşa neden sürüklendiğini, Franco’nun ilk yirmi yılında ülkenin nasıl yoksullaştığını ve 1959’dan sonra ortaya çıkan meşhur İspanyol mucizesinin gerçekte neye dayandığını anlatacağız. İkinci bölümde ise demokrasiye geçişi, Avrupa Birliği üyeliğini, euro dönemini, 2008’de patlayan konut balonunu ve bugünkü İspanya’nın çelişkilerini konuşacağız. Önce çok kısa biçimde biraz daha geriye gidelim. İspanya bir zamanlar dünyanın en büyük imparatorluklarından biriydi. Amerika kıtasından gelen altın ve gümüş, Madrid’i ve İspanyol monarşisini yüzyıllar boyunca besledi. Fakat bu servet kalıcı ve üretken bir ekonomik yapı kurmak yerine savaşlara, saraya ve ithalata harcandı. İspanya değerli maden bakımından zengindi ama teknoloji, verimlilik ve kurumsal gelişme bakımından Kuzey Avrupa’nın gerisine düştü. 1898’de Küba, Porto Riko ve Filipinler’in kaybedilmesiyle imparatorluğun son büyük parçaları da elden çıktı. İspanyollar bu yenilgiyi yalnızca askerî bir kayıp değil, ulusal bir çöküş olarak gördüler. 20. yüzyılın başındaki İspanya derin biçimde bölünmüş bir ülkeydi. Katalonya’da tekstil, Bask bölgesinde demir-çelik, madencilik ve gemicilik gelişmişti. Madrid büyüyen bir idari merkezdi. Fakat ülkenin geniş bölümü hâlâ tarıma dayanıyordu. Özellikle Endülüs’te devasa topraklar az sayıda ailenin elindeydi. Topraksız köylüler yılın yalnızca belirli aylarında iş buluyor, geri kalanında açlıkla yoksulluk arasında yaşıyordu. Bir tarafta sanayileşen kentler, yükselen işçi sınıfı ve güçlü sendikalar; diğer tarafta büyük toprak sahipleri, ordu, monarşi ve Katolik Kilisesi vardı. Bu eşitsiz yapı, siyaseti giderek zehirledi. İşçiler daha yüksek ücret ve örgütlenme hakkı istiyordu. Köylüler toprak reformu talep ediyordu. Katalanlar ve Basklar daha fazla özerklik peşindeydi. Muhafazakâr kesimler ise bütün bunları ülkenin parçalanması ve geleneksel düzenin yıkılması olarak görüyordu. Anarşistler, sosyalistler, cumhuriyetçiler, monarşistler, Katolik muhafazakârlar ve giderek güçlenen faşist hareketler aynı ülkede fakat birbirinden tamamen farklı İspanyalar hayal ediyordu. 1923’te General Miguel Primo de Rivera darbeyle iktidara geldi. Parlamento askıya alındı, siyasal özgürlükler kısıtlandı ve düzeni ordu eliyle yeniden kurma iddiası ortaya çıktı. Primo de Rivera döneminde yollar, demiryolları, barajlar ve kamu işletmeleri için yatırımlar yapıldı. Devlet ekonomide daha görünür hâle geldi; petrol tekeli gibi yapılar kuruldu. İlk yıllarda dış koşulların da yardımıyla ekonomi büyüdü. Ama yatırımlar büyük ölçüde borçla finanse edildi, verimsizlik ve kayırmacılık arttı. 1929 krizi geldiğinde rejimin ekonomik zemini sarsıldı. Primo de Rivera 1930’da ayrıldı, monarşi de kısa süre sonra çöktü. 1931’de İkinci Cumhuriyet kuruldu. Yeni rejim son derece ağır bir miras devralmıştı ve aynı anda neredeyse her şeyi değiştirmeye çalıştı: Toprak reformu, işçi hakları, eğitim seferberliği, ordunun siyasetteki gücünün azaltılması, kilise ile devletin ayrılması ve bölgesel özerklik. Bunların önemli bir kısmı modernleşme açısından gerekliydi. Fakat reformlar yavaş ilerliyor, beklentiler ise çok hızlı yükseliyordu. Köylüler toprağın hemen dağıtılmasını, işçiler hayat koşullarının derhal düzelmesini istiyordu. Büyük toprak sahipleri, ordu ve kilise ise ayrıcalıklarını kaybetmekten korkuyordu. Cumhuriyet yalnızca sağın direnciyle değil, sol içindeki parçalanmayla da karşı karşıyaydı. Anarşistler parlamenter demokrasiyi yetersiz buluyor, devrim istiyordu. Sosyalistler giderek radikalleşiyor, sağ kesimler ise her grevi ve her reformu yaklaşan bir Bolşevik devriminin işareti sayıyordu. Şiddet, suikastlar, sokak çatışmaları ve karşılıklı korku siyasetin normal dili hâline geldi. 1936 seçimlerini sol partilerin oluşturduğu Halk Cephesi kazandı. Aynı yılın temmuz ayında ordunun bir bölümü Cumhuriyet’e karşı ayaklandı. Darbenin kısa sürede başarıya ulaşması bekleniyordu; fakat ülke ikiye bölündü ve üç yıl sürecek kanlı bir iç savaş başladı. İspanya İç Savaşı yalnızca İspanyolların savaşı değildi. Hitler Almanyası ve Mussolini İtalyası Franco’nun milliyetçi güçlerine uçak, silah ve asker gönderdi. Sovyetler Birliği Cumhuriyet’i destekledi. Dünyanın dört bir yanından gönüllüler Uluslararası Tugaylara katıldı. İngiltere ve Fransa ise resmen tarafsız kaldı. Savaş, yaklaşan İkinci Dünya Savaşı’nın bir provası gibiydi. Guernica’nın bombalanması, sivillerin modern hava savaşında nasıl hedef hâline geleceğini bütün dünyaya gösterdi. 1939’da Franco kazandı. Ama kazandığı ülke harap olmuştu. Yüz binlerce insan ölmüş, yüz binlercesi sürgüne gitmiş, altyapı ve üretim kapasitesi ağır hasar almıştı. Üstelik savaşın bitmesi barışın gelmesi anlamına gelmedi. Rejim muhalifleri hapsetti, idam etti, zorunlu çalıştırdı ve kamu hayatından tasfiye etti. Bağımsız sendikalar kapatıldı. İşçilerle işverenler, devletin denetlediği dikey sendika içinde bir araya getirildi. Grev yasaktı. Ücret pazarlığı özgür değildi. Franco, sınıf çatışmasını sona erdirdiğini söylüyordu; gerçekte ise emekçilerin sesini ortadan kaldırmıştı. Ekonomide benimsenen model otarşiydi. Yani İspanya mümkün olduğunca az ithalat yapacak, ihtiyaç duyduğu her şeyi kendi içinde üretecek ve dış dünyaya bağımlı olmayacaktı. Bu fikir, iç savaşı kazanan milliyetçi rejime son derece çekici geliyordu. Ekonomik bağımsızlık, ulusal büyüklüğün bir parçası olarak sunuluyordu. Devlet fiyatları, ücretleri, üretimi, dış ticareti ve döviz kullanımını sıkı biçimde kontrol etmeye başladı. 1941’de Ulusal Sanayi Enstitüsü kuruldu; enerji, çelik, gemicilik, otomotiv ve savunma gibi sektörlerde kamu şirketleri oluşturuldu. Burada hakkını teslim etmemiz gereken bir nokta var. Franco döneminde kurulan bazı kamu işletmeleri ve sanayi tesisleri daha sonraki İspanyol sanayileşmesinin altyapısına katkıda bulundu. Devlet, özel sermayenin girmediği bazı alanlarda yatırım yaptı. Fakat bu gerçeği alıp bütün ekonomik modeli başarılı ilan etmek büyük bir çarpıtma olur. Çünkü otarşi, İspanya’yı kalkındırmak yerine darboğaza soktu. Ülkenin petrolü, kaliteli kömürü, modern makinesi ve yeterli dövizi yoktu. İthalat kısıtlandığında fabrikalar ham madde ve yedek parça bulamadı. Tarımsal üretim düştü. Fiyat kontrolleri üreticiyi piyasadan kaçırdı ve karaborsa büyüdü. 1940’lar İspanya’da “açlık yılları” olarak hatırlanır. Ekmek, yağ, et ve şeker karneyle dağıtılıyordu. Fakat resmî dağıtım sistemi halkın ihtiyacını karşılamıyordu. Ürünü ve siyasi bağlantısı olanlar malları karaborsada yüksek fiyatlarla satıyor, yoksullar ise gerçek anlamda aç kalıyordu. Rejime yakın çevreler zenginleşirken sıradan insanların yaşam standardı çöktü. Yolsuzluk ve kaçakçılık, sistemin istisnası değil işleyiş biçimi hâline geldi. Franco taraftarları bu yoksulluğun tamamını iç savaşın yıkımına ve İspanya’nın uluslararası yalnızlığına bağlar. Elbette savaş büyük bir yıkım yaratmıştı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında dış ticaret yapmak da kolay değildi. Ayrıca Franco rejimi, Hitler ve Mussolini ile yakınlığı nedeniyle savaş sonrasında Marshall Planı’nın dışında bırakıldı. Fakat sorun yalnızca dış koşullar değildi. Benzer yıkımlardan çıkan Batı Avrupa ülkeleri 1940’ların sonunda hızla toparlanırken İspanya çok daha uzun süre yerinde saydı. Çünkü rejim, kıtlığı azaltacak dışa açılmayı değil, ideolojik otarşiyi sürdürmeyi seçti. İspanya’nın kişi başına geliri savaş öncesi seviyesini ancak 1950’lerin ortalarına doğru aşabildi. Soğuk Savaş Franco’nun imdadına yetişti. Amerika Birleşik Devletleri için artık temel tehdit faşizm değil Sovyetler Birliği’ydi. Franco koyu bir antikomünistti ve İspanya’nın stratejik konumu son derece değerliydi. 1953’te Madrid Paktı imzalandı. Amerika, İspanya’da askerî üsler kurma hakkı elde etti; karşılığında ekonomik ve askerî yardım sağladı. Aynı yıl Vatikan ile yapılan anlaşma da rejimin uluslararası meşruiyetini güçlendirdi. Franco demokratikleşmedi, fakat Batı dünyasının dışladığı bir diktatör olmaktan çıkarak Soğuk Savaş’ın kullanışlı müttefiklerinden birine dönüştü. Amerikan yardımı ve 1950’lerdeki kısmi gevşeme ekonomiye biraz nefes aldırdı. SEAT otomobilleri üretilmeye, elektrik kapasitesi artmaya ve sanayi yeniden canlanmaya başladı. Fakat modelin temel çelişkisi çözülmemişti. İspanya büyümek için makine, petrol ve ara malı ithal etmek zorundaydı; bunları alabilmek için de dövize ihtiyacı vardı. İhracat zayıftı, peseta aşırı değerliydi, enflasyon yükseliyordu ve döviz rezervleri tükeniyordu. 1950’lerin sonunda ülke dış ödemelerini yapamayacak noktaya yaklaştı. İşte İspanya’nın ekonomik tarihindeki gerçek kırılma burada yaşandı. 1957’de hükümete, çoğu ekonomi ve hukuk eğitimi almış teknokratlar getirildi. Bu kadroların bir bölümü Opus Dei çevresinden geliyordu. İdeolojik sloganlardan çok bütçe, döviz, verimlilik ve dış ticaret dengesiyle ilgileniyorlardı. 1959’da Ulusal İstikrar Planı açıklandı. Bu plan, Franco döneminin ilk yirmi yılındaki ekonomi anlayışının fiilen iflas ettiğinin kabulüydü. Peseta devalüe edildi. Kamu harcamaları ve kredi genişlemesi sınırlandı. Ücretler donduruldu. İthalat üzerindeki engellerin bir bölümü kaldırıldı. Yabancı sermayenin ülkeye girişi kolaylaştırıldı. İspanya IMF, Dünya Bankası ve Avrupa ekonomik kurumlarıyla daha yakın çalışmaya başladı. İlk sonuç halk açısından acıydı. Ekonomi daraldı, işsizlik yükseldi, tüketim düştü ve yüz binlerce insan iş bulmak için Fransa’ya, Almanya’ya, İsviçre’ye ve Belçika’ya gitti. Fakat kısa süreli daralmanın ardından İspanya tarihinin en hızlı büyüme dönemi başladı. 1960’lar boyunca ekonomi yılda ortalama yüzde 7’ye yakın büyüdü. İspanya, Japonya’nın ardından dünyanın en hızlı büyüyen büyük ekonomilerinden biri hâline geldi. Sanayi üretimi arttı; otomobil, beyaz eşya, kimya, çelik ve gemicilik sektörleri genişledi. Seat 600, yeni orta sınıfın ve değişen hayatın sembolü oldu. Daha önce otomobil yalnızca küçük bir elitin sahip olabildiği bir lüksken, artık yüz binlerce aile kendi arabasını almaya başlıyordu. Bu büyümenin arkasında dört büyük motor vardı. Birincisi, Avrupa’nın savaş sonrası altın çağının İspanya’ya taşıdığı dış talepti. Fransa ve Almanya büyüyor, şirketleri yeni üretim alanları arıyordu. İspanya’nın ücretleri düşüktü, işçilerin örgütlenme hakkı sınırlıydı ve iç pazarı henüz doymamıştı. Yabancı şirketler için son derece cazip bir üretim üssü ortaya çıktı. İkincisi turizmdi. Kuzey Avrupa zenginleşiyor, ücretli izinler yaygınlaşıyor ve uçak yolculuğu ucuzluyordu. Güneşi, sahilleri ve görece düşük fiyatlarıyla İspanya milyonlarca turisti çekti. Costa del Sol, Mallorca, Kanarya Adaları ve Akdeniz kıyıları otellerle doldu. Rejimin “Spain is different” sloganı aslında istemeden doğruyu söylüyordu. İspanya gerçekten farklıydı: Avrupalılar demokratik ülkelerinde çalışıyor, tatil için Avrupa’nın son büyük diktatörlüğüne geliyordu. Turistlerin getirdiği döviz, sanayinin ihtiyaç duyduğu ithalatın finansmanında kritik rol oynadı. Üçüncü motor göçmen işçilerin gönderdiği paralardı. Bir milyondan fazla İspanyol daha yüksek ücret için Batı Avrupa’ya gitti. Bu göç içerideki işsizlik baskısını azalttı; işçilerin ailelerine gönderdiği döviz ise İspanya’nın dış açığını finanse etti. Yani mucizenin önemli bir kısmı, ülkesinde iş bulamadığı için yabancı fabrikalarda çalışan İspanyolların emeğine dayanıyordu. Dördüncü motor ise büyük iç göçtü. Endülüs, Extremadura, Galiçya ve Kastilya’nın yoksul köylerinden milyonlarca insan Madrid’e, Barselona’ya, Bilbao’ya ve sanayi merkezlerine taşındı. Tarımdaki düşük verimli emek fabrikalara ve hizmet sektörüne geçti. Bu dönüşüm üretkenliği artırdı. Fakat kentlerin çevresinde altyapısız mahalleler, gecekondular ve ağır konut sorunları da yarattı. Kalkınmanın maliyeti yine eşit dağılmıyordu. 1964’ten itibaren kalkınma planları ve sanayi kutupları oluşturuldu. Devlet belirli şehirlere yatırım çekmeye, altyapı kurmaya ve sanayiyi ülke geneline yaymaya çalıştı. Valladolid, Vigo, Zaragoza ve Burgos gibi merkezler büyüdü. Eğitim olanakları genişledi, elektrik ve karayolu ağı gelişti, sosyal güvenlik sistemi kademeli biçimde büyüdü. İspanya artık 1940’ların aç ve kapalı ülkesi değildi. Kentli, tüketen ve geleceğe daha güvenle bakan yeni bir toplum doğuyordu. Tarım da aynı dönemde sessiz ama köklü bir dönüşüm geçirdi. Traktör, gübre ve sulama kullanımı yaygınlaştı; küçük ve verimsiz işletmelerin bir bölümü çözülürken tarımsal üretkenlik yükseldi. Fakat bu modernleşme, kırsal nüfusun milyonlar hâlinde yerinden ayrılması anlamına geliyordu. Boşalan köylerin ve hızla şişen şehirlerin hikâyesi aynı dönüşümün iki yüzüydü. Bir kuşak içinde İspanya, köylülerin çoğunlukta olduğu geleneksel bir toplumdan ücretli çalışanların, fabrika işçilerinin ve kentli tüketicilerin ülkesine dönüştü. Televizyon, otomobil ve yaz tatili yeni hayatın sembolleriydi; ama bu hayatın arkasında uzun çalışma saatleri, düşük ücretler ve siyasal sessizlik vardı. Ama bu mucizenin üzerindeki propaganda perdesini kaldırmak gerekir. Büyüme gerçektir; bunu inkâr etmek doğru olmaz. Franco’nun son on beş yılında İspanya muazzam bir yapısal dönüşüm geçirdi. Fakat büyüme, rejimin temel ekonomi modelinin başarısı değildi. Tam tersine, otarşinin terk edilmesinin, Avrupa ekonomisine eklemlenmenin, yabancı sermayenin, turizmin, göçmen dövizlerinin ve kırsaldan kente emek aktarımının sonucuydu. Başka bir ifadeyle İspanya, Franco’nun ekonomi anlayışı sayesinde değil, o anlayıştan vazgeçtiği ölçüde büyüdü. Üstelik büyümenin nimetleri eşit paylaşılmadı. Bağımsız sendikalar hâlâ yasaktı, grevler bastırılıyor, ücretler verimlilik artışının gerisinde kalabiliyordu. Rejime yakın iş çevreleri kamu ihaleleri, lisanslar ve koruma duvarları sayesinde büyük servetler biriktirdi. Katalonya, Bask bölgesi ve Madrid hızla zenginleşirken güney ve iç bölgeler geride kaldı. Kadınların hukuki ve ekonomik özgürlüğü ağır biçimde kısıtlıydı. Sansür, siyasi tutuklamalar ve işkence ekonomik büyüme yıllarında da devam etti. Buzdolabına sahip olmak özgür yurttaş olmakla aynı şey değildi. Dahası, İspanya’nın büyümesi yalnızca kendi politikasının değil, olağanüstü elverişli uluslararası koşulların da ürünüydü. 1950 ile 1973 arasında Batı Avrupa tarihin en parlak büyüme dönemlerinden birini yaşıyordu. İtalya, Fransa, Batı Almanya ve başka ülkeler de hızla sanayileşiyor ve refah devletlerini genişletiyordu. İspanya daha düşük bir gelir seviyesinden başladığı için daha hızlı büyüme potansiyeline sahipti. Rejimin propaganda makinesi bu genel Avrupa yükselişini Franco’nun kişisel dehası gibi sundu. Ekonomik dönüşümün Franco açısından ironik bir sonucu oldu. Rejim ülkeyi modernleştirdikçe kendi toplumsal temelini zayıflattı. Üniversite öğrencilerinin sayısı arttı, kentli işçi sınıfı büyüdü, yeni orta sınıflar ortaya çıktı, insanlar Avrupa’ya gidip başka hayatların mümkün olduğunu gördü. Katolik Kilisesi’nin bir bölümü rejimden uzaklaştı. Gizli sendikalar ve muhalefet örgütleri fabrikalarda güç kazandı. İspanya ekonomik olarak Avrupa’ya yaklaştıkça, siyasi olarak Avrupa’nın dışında kalması daha fazla göze batmaya başladı. 1973 petrol krizi mucizenin sonunu getirdi. İspanya enerji bakımından dışa bağımlıydı ve petrol fiyatlarındaki sıçrama üretim maliyetlerini hızla artırdı. Enflasyon yükseldi, büyüme yavaşladı, işsizlik baskısı güçlendi. Aynı dönemde Franco yaşlanmış, rejim içindeki dengeler bozulmuştu. Aralık 1973’te başbakan ve Franco’nun muhtemel siyasi mirasçısı Luis Carrero Blanco, ETA’nın düzenlediği suikastta öldürüldü. Rejimin Franco’dan sonra nasıl ayakta kalacağı artık büyük bir soru işaretiydi. Francisco Franco 20 Kasım 1975’te öldüğünde arkasında 1939’dakinden çok daha zengin, sanayileşmiş ve kentleşmiş bir ülke bıraktı. Bu cümle doğrudur. Fakat tek başına söylendiğinde son derece yanıltıcıdır. Çünkü Franco aynı zamanda iç savaşın ardından ağır bir baskı rejimi kurmuş, ülkeyi yirmi yıl boyunca başarısız bir otarşi deneyine mahkûm etmiş ve İspanya’nın Batı Avrupa’ya yakınsamasını geciktirmişti. Sonraki büyüme, büyük ölçüde bu yanlışların terk edilmesiyle mümkün oldu. Dolayısıyla “Franco İspanya’yı kalkındırdı mı?” sorusuna verilecek dürüst cevap şudur: Franco döneminde İspanya kalkındı, ama Franco’nun bütün dönemleri aynı değildi. İlk dönemin milliyetçi ve kapalı ekonomi modeli ülkeyi yoksullaştırdı. İkinci dönemdeki büyüme ise dışa açılma, piyasa mekanizmalarının kısmen serbest bırakılması, devlet yatırımları, Avrupa’nın güçlü talebi ve milyonlarca İspanyol emekçinin fedakârlığıyla gerçekleşti. Rejim bu dönüşüme önce direndi, sonra mecbur kaldı ve en sonunda başarıyı kendisine mal etti. İspanya’nın bu ilk bölümünden çıkarılacak üç önemli ders var. Birincisi, otoriter bir rejim döneminde görülen büyüme, otoriterliğin ekonomik üstünlüğünü kanıtlamaz. Nedensellik ile aynı dönemde gerçekleşmiş olmayı birbirine karıştırmamak gerekir. İkincisi, dış dünyadan koparak kalkınma iddiası; teknolojiye, enerjiye ve pazarlara ihtiyaç duyan orta büyüklükteki ülkeler için ağır bir bedel yaratabilir. Üçüncüsü, büyümenin hızı kadar nasıl üretildiği ve kimlere dağıldığı da önemlidir. İnsanların özgürlüklerini bastırarak, emeği ucuz ve örgütsüz tutarak yaratılan büyüme toplumsal refahın eksik bir biçimidir. Fakat İspanya’nın asıl büyük dönüşümü Franco’nun ölümünden sonra başlayacaktı. Ülke hem diktatörlükten demokrasiye geçecek hem de petrol krizinin, enflasyonun, işsizliğin ve eski sanayilerin çöküşünün bedelini ödeyecekti. Ardından Avrupa Topluluğu üyeliği gelecek, İspanya bir kez daha hızla zenginleşecek, euro ile ucuz paraya kavuşacak ve bu kez tarihin en büyük konut balonlarından birini yaratacaktı. İkinci bölümde İspanya’nın demokrasiyi nasıl kurduğunu, Avrupa’nın çevresindeki yoksul bir ülkeden Avrupa Birliği’nin büyük ekonomilerinden birine nasıl dönüştüğünü ve bugün güçlü biçimde büyürken neden milyonlarca İspanyolun konut bulamadığını anlatacağız. İspanya’nın hikâyesi burada bitmiyor. Aslında en şaşırtıcı kısmı şimdi başlıyor. İkinci bölümde görüşmek üzere, kendinize iyi bakın.