Yapay Zekânın Faturası Geldi: New York Dev Veri Merkezlerine Fren Koydu
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, yapay zekâ çağının artık soyut bir teknoloji hikâyesi olmaktan çıkıp elektrik, su, altyapı ve siyasi maliyetlerle ölçülen fiziksel bir ekonomi yarattığını anlatıyor. New York’un büyük veri merkezlerine getirdiği moratoryum üzerinden dışsallık, enerji faturasının kime kalacağı ve kamu tepkisi tartışılıyor. ASML, IBM, ABD enflasyonu, petrol fiyatları, Çin’in büyüme verileri ve Türkiye’nin cari açık-rezerv dengesi aynı çerçevede okunuyor. Ana mesaj, yapay zekâ kazancının kadar altyapı maliyetinin ve riskinin de paylaşılacağı yeni bir döneme girildiği.
Ele Alınan Konular
- yapay zekâ veri merkezlerinin enerji ve su tüketimi
- New York’un veri merkezi moratoryumu
- ASML, IBM ve çip zincirindeki kazananlar
- ABD enflasyonu, petrol ve Fed beklentileri
- Çin büyümesi, ihracat ve iç talep zayıflığı
- Türkiye’de petrol şoku, cari açık ve rezervler
Günaydın, bugün 15 Temmuz 2026 Çarşamba. Öncelikle 15 Temmuz’da hayatını kaybedenleri saygıyla anıyorum. Türkiye’de piyasalar kapalı ama dünya piyasaları açık ve bugün karşımızda son derece ilginç bir tablo var. New York, büyük yapay zekâ veri merkezlerine bir yıllığına fren koyuyor. Aynı saatlerde ASML, yapay zekâ talebi sayesinde tahminlerini yukarı çekiyor. Buna karşılık IBM bir günde değerinin dörtte birini kaybediyor. Amerika’da enflasyon düşüyor, fakat petrol yeniden yükseliyor. Çin ihracatta son derece güçlü rakamlar açıklarken büyümesi sert biçimde yavaşlıyor. Bütün bunlar birbirinden kopuk haberler değil. Bugün size tek bir büyük hikâyeyi anlatacağım: Yapay zekâ çağında asıl mücadele artık yalnızca teknoloji üretmek değil; elektriği, suyu, sermayeyi, enerjiyi ve siyasi maliyeti kimin üstleneceği meselesidir.
Bu yüzden bugünkü yayında haberleri peş peşe sıralamak yerine, her birinin diğerini nasıl etkilediğini kuracağız. Çünkü piyasalarda asıl avantaj çoğu zaman haberi ilk duymakta değil, haberler arasındaki bağlantıyı doğru kurmakta ortaya çıkar.
Önce New York kararından başlayalım. New York eyaleti, 50 megavat ve üzerindeki büyük veri merkezi projeleri için bir yıllık izin moratoryumu ilan etti. Gerekçe çok açık: Bu merkezler elektrik şebekesini zorluyor, yerel su kaynaklarına yük bindiriyor ve maliyetlerin bir kısmını sıradan tüketicilerin elektrik faturalarına yansıtıyor. Eyalet yönetimi bu süre içinde yeni bir düzenleyici çerçeve hazırlayacak. Veri merkezlerinin kullandıkları enerji için daha fazla ödeme yapması, şebeke yatırımlarına katkıda bulunması, mümkünse kendi enerjisini üretmesi ve temiz enerji yatırımı yapması istenecek. Ayrıca veri merkezlerine sağlanan bazı vergi ayrıcalıklarının kaldırılması da gündemde. (AP News)
Buradaki ekonomik mesele teknoloji karşıtlığı değildir. Mesele, iktisatta dışsallık dediğimiz şeydir. Bir şirket yatırım yapıyor, kârı kendisi elde ediyor; fakat elektrik şebekesinin genişletilmesi, su altyapısının güçlendirilmesi ve çevresel maliyetlerin bir bölümü toplumun üzerine kalıyor. New York’un söylediği şu: Yapay zekâdan para kazanacaksan, onun altyapı faturasını da daha fazla üstlenmelisin. Bu çok önemli bir kırılma. Çünkü bugüne kadar yapay zekâ tartışması genellikle yazılım, çip ve verimlilik üzerinden yürüdü. Oysa yapay zekâ son derece fiziksel bir ekonomi yaratıyor. Veri merkezi, enerji santrali, soğutma sistemi, bakır kablo, trafo, su ve arazi gerekiyor. Dolayısıyla yapay zekânın sınırı yalnızca algoritmanın kapasitesi değil; elektrik şebekesinin ve yerel toplumların taşıma kapasitesidir.
Burada bir başka paradoks daha var. Yapay zekâ modelleri daha verimli hâle geldikçe, toplam enerji tüketiminin mutlaka düşeceğini sanıyoruz. Oysa ekonomide Jevons paradoksu olarak bilinen mekanizma tam tersini yaratabilir: Bir teknolojiyi kullanmak ucuzladıkça daha fazla kişi ve şirket onu kullanır; sonuçta birim başına tüketim azalırken toplam tüketim artar. Daha verimli çipler daha az elektrik harcayabilir ama milyonlarca yeni sorgu, video üretimi, otomatik ajan ve kurumsal uygulama toplam talebi yukarı taşıyabilir. Üstelik veri merkezleri yalnızca çok elektrik tüketmez; kesintisiz ve güvenilir elektrik ister. Güneşin olmadığı veya rüzgârın esmediği saatlerde de çalışmak zorundadır. Bu nedenle mesele yalnızca yeni santral kurmak değil, iletim hattı, trafo, depolama ve yedek kapasite kurmaktır. Eğer bu yatırımları teknoloji şirketleri değil de elektrik aboneleri finanse ederse, yapay zekâ verimlilik sağlarken aynı zamanda ciddi bir gelir dağılımı tartışması yaratır.
Tam da aynı gün ASML’den gelen sonuçlar, yapay zekâ ekonomisinin diğer yüzünü gösterdi. Dünyanın en gelişmiş çiplerinin üretilmesini sağlayan litografi makinelerinde benzersiz bir konuma sahip olan ASML, 2026 gelir tahminini 43 ile 45 milyar avro aralığına yükseltti. İkinci çeyrek geliri 9,33 milyar avro, net kârı 2,92 milyar avro oldu. Şirket, yapay zekâ çiplerine yönelik güçlü siparişler nedeniyle önümüzdeki iki yılda EUV ve DUV makine kapasitesini genişletmeyi planlıyor. ASML’yi ilginç yapan, yalnızca bir çip şirketi olmaması. Kendisi çip üretmiyor; çip fabrikalarının vazgeçemediği makineleri üretiyor. Bir anlamda yeni altına hücum döneminin kazma ve kürek satıcısı. (Reuters)
Fakat aynı yapay zekâ hikâyesi herkesi yukarı taşımıyor. IBM’in hissesi, gelir tahminlerinin beklentiyi karşılamaması sonrasında bir günde yaklaşık yüzde 25 düştü. Yani piyasa artık teknoloji şirketlerine topluca para vermiyor; kimin yapay zekâ zincirinin vazgeçilmez halkası olduğuna, kimin dev yatırım harcamalarından pay aldığına ve kimin geride kaldığına bakıyor. Bu nedenle önümüzdeki dönemin temel kavramı yalnızca yapay zekâ balonu değil, kazananın çoğunu aldığı piyasa yapısı olacak. ASML gibi altyapı sağlayıcıları olağanüstü sipariş alabilirken, yapay zekâya yeterince hızlı uyum sağlayamayan büyük ve köklü şirketler çok sert cezalandırılabilir. (Reuters)
Fakat ASML’nin güçlü sonuçları bütün çip sektörünün risksiz olduğu anlamına gelmez. Çip endüstrisi tarihsel olarak çok çevrimseldir. Siparişler hızla arttığında şirketler aynı anda kapasite kurar; birkaç yıl sonra arz talebi aşarsa fiyatlar ve kâr marjları sert düşebilir. Bugünkü siparişler gelecekteki talebin gerçek bir göstergesi olabileceği gibi, şirketlerin rakiplerinden geri kalmamak için yatırımı öne çekmesinin sonucu da olabilir. Bu yüzden iyi şirket ile her fiyattan iyi yatırım aynı şey değildir. Bir şirket stratejik olarak vazgeçilmez olabilir ama hisse fiyatı zaten çok iyimser bir gelecek varsayıyorsa, küçük bir hayal kırıklığı bile büyük düşüş yaratabilir. IBM’de gördüğümüz sert tepki, piyasanın ne kadar sabırsız olduğunu gösteriyor.
Güney Kore borsasının iki gün içinde önce sert düşüp ardından yüzde 6 yükselmesi de aynı kırılganlığı gösteriyor. Endeks birkaç büyük çip şirketine aşırı bağımlıysa, tek bir şirketin hareketi bütün ülke borsasının yönüymüş gibi algılanabiliyor. Bu yüzden yalnızca endeksin yükselip düşmesine bakmak yeterli değildir; endeksin içinde ağırlıkların nasıl dağıldığını bilmek gerekir. Yüz şirketli bir endeks, gerçekte iki veya üç şirket tarafından sürükleniyorsa, görünen çeşitlendirme gerçek çeşitlendirme değildir. (Reuters)
Şimdi Amerika’daki enflasyon verisine gelelim. Haziran ayında tüketici fiyatları aylık bazda yüzde 0,4 düştü. Yıllık enflasyon yüzde 4,2’den yüzde 3,5’e geriledi. Gıda ve enerjiyi dışarıda bırakan çekirdek enflasyon aylık bazda değişmezken yıllık yüzde 2,6 oldu. İlk bakışta bu, Fed açısından son derece iyi bir veri. Tahvil faizlerinin ve doların gerilemesi, borsaların yükselmesi de bundan kaynaklandı. Temmuz ayında faiz artırımı ihtimali belirgin biçimde azaldı. (Reuters)
Ancak burada çok önemli bir zamanlama problemi var. Haziran enflasyonu, petrol fiyatlarının geçici ateşkes döneminde düştüğü haftaları ölçüyor. Enerji fiyatları haziranda yüzde 5,7, benzin fiyatları yüzde 9,7 geriledi. Oysa şimdi Brent petrol yeniden 85 dolar civarında ve bu hafta sert biçimde yükseldi. Yani açıklanan veri dikiz aynasını gösteriyor, önümüzdeki yolu değil. Haziran ayında ucuzlayan enerji temmuz ayında yeniden pahalanıyorsa, bugünkü iyi manşet gelecek ay tersine dönebilir. Fed Başkanı Kevin Warsh’ın tek bir veriyle zafer ilan etmemesi bu nedenle doğru. Merkez bankaları yalnızca son açıklanan sayıya değil, o sayının hangi mekanizma nedeniyle oluştuğuna bakmak zorunda. (Reuters)
Burada manşet enflasyonla çekirdek enflasyonu da ayırmalıyız. Enerji fiyatı hızlı düşerse manşet enflasyon çok olumlu görünebilir; fakat hizmetler, kiralar ve ücretler hâlâ yüksek seyrediyorsa enflasyon sorunu tamamen çözülmüş olmaz. Tersine, petrolün bir ay yükselmesi de ekonomide kalıcı bir enflasyon sarmalı başladığı anlamına gelmez. Kalıcılık için enerji şokunun ulaşıma, gıdaya, üretim maliyetlerine, ücret taleplerine ve beklentilere yayılması gerekir. Fed’in önündeki asıl soru petrolün 85 dolar olması değil, bu fiyatın ne kadar süre orada kalacağı ve ikinci tur etkiler yaratıp yaratmayacağıdır.
Trump’ın Hürmüz’den geçen yüklerden yüzde 20 ücret alma planını bir gün içinde geri çekmesi de piyasanın neden bu kadar oynak olduğunu gösteriyor. Planın yerine Körfez ülkeleriyle ticaret ve yatırım anlaşmaları yapılacağı söylendi, ancak aynı anda İran limanlarına yönelik abluka yeniden devreye sokuldu ve askerî söylem sertleşti. Bu tür ani politika değişiklikleri yalnızca petrolün spot fiyatını değil, sigorta primlerini, navlun maliyetlerini ve şirketlerin stok tutma kararlarını da etkiler. Ekonomide belirsizlik görünmeyen bir vergidir. Bir şirket gelecekte gemisinin geçip geçmeyeceğini bilmiyorsa daha fazla stok tutar, daha yüksek sigorta öder ve yatırımını erteler. Sonuçta savaş daha fazla büyümese bile belirsizliğin kendisi fiyatları yükseltebilir. (Reuters)
Çin’den gelen veriler de bize iki farklı ekonomi gösteriyor. İkinci çeyrek büyümesi yüzde 4,3’e gerileyerek beklentilerin altında kaldı ve 2022 sonundan bu yana en zayıf büyüme gerçekleşti. Buna karşılık haziran ayında sanayi üretimi yüzde 5,3 arttı. Fakat perakende satış artışı yalnızca yüzde 1 oldu, yılın ilk yarısında sabit sermaye yatırımları yüzde 5,7, gayrimenkul yatırımları yüzde 18 geriledi. Çin’in üretim tarafı dirençli kalırken tüketim ve gayrimenkul tarafı belirgin biçimde geride kalıyor. (Reuters)
Çin’in haziran ihracatındaki yaklaşık yüzde 27’lik sıçrama da tek başına sağlıklı büyüme anlamına gelmiyor. İhracat, yapay zekâ altyapısına yönelik çip ve elektronik talebinden, elektrikli araçlardan ve bazı şirketlerin olası yeni tarifelerden önce sevkiyat yapmasından destek aldı. Böyle bir artışın bir kısmı gelecekteki satışların bugüne çekilmesi olabilir. Dolayısıyla ihracatın güçlü olmasıyla iç ekonominin güçlü olması aynı şey değildir. Çin’in yüzde 4,3’lük büyümesi bize, üretim kapasitesi çok yüksek bir ekonominin bile tüketici güveni ve gayrimenkul bilançosu zayıfsa yavaşlayabileceğini gösteriyor. (The Guardian)
Yani Çin’in fabrikaları dünyaya çok güçlü biçimde mal satıyor ama Çinli tüketici aynı güçle harcama yapmıyor. Bu, küresel ekonomi açısından önemli bir dengesizlik. İç talep zayıfsa Çin şirketleri kapasitelerini dış pazarlara yöneltir. Bu da Avrupa ve gelişmekte olan ülkelerde fiyat rekabetini sertleştirir, korumacılığı ve gümrük vergilerini artırır. Çin’in sorunu üretim yapamamak değil; ürettiği geliri hanehalkı tüketimine yeterince dönüştürememektir. Büyük ve kontrolsüz teşvik paketlerinden ziyade, hedefli tüketim desteği ve gayrimenkul bilançosunu onarma çabaları görmemiz daha olası.
Şimdi Türkiye’ye gelelim. Mayıs ayında cari açık 1,5 milyar dolar oldu ve on iki aylık açık 37,3 milyar dolara yükseldi. Haziran dış ticaret açığı 10,4 milyar dolar olduğu için on iki aylık cari açığın yaklaşık 39 milyar dolara çıkması bekleniyor. Banka bültenindeki yıl sonu tahmini 51 milyar dolar ve bu tahmin, Brent petrolün yılı 80 dolar civarında tamamlayacağı varsayımına dayanıyor. Bugün petrol 85 dolar civarındaysa ve çatışma uzarsa bu varsayımın yukarı yönlü riski var. Türkiye açısından petrol yalnızca benzin fiyatı değildir; cari açık, enflasyon, döviz ihtiyacı, bütçe ve faiz patikası demektir.
Petrol şokunun Türkiye’ye geçişi de tek kanaldan olmaz. Önce akaryakıt ve ulaştırma maliyetleri yükselir. Ardından tarımda mazot, sanayide enerji, havayolunda jet yakıtı ve taşımacılık maliyetleri üzerinden daha geniş bir fiyatlama davranışı oluşur. Kur aynı anda yükselirse etki katlanır; kur sakin tutulursa bu kez döviz rezervi ve dış finansman ihtiyacı önem kazanır. Bu nedenle petrol fiyatındaki on dolarlık değişimi yalnızca pompada birkaç liralık zam olarak değil, makroekonomik politika alanını daraltan bir şok olarak düşünmek gerekir.
Perakende satışlarda da ilginç bir ayrım var. Altın hariç satış hacmi mayısta aylık yüzde 1,9, yıllık yüzde 11,6 arttı. Yıllık oran güçlü görünüyor fakat nisan-mayıs ortalaması son iki yılın en düşük çeyreklik artışına işaret ediyor. Bu bize seviye ile momentum arasındaki farkı anlatıyor. Tüketim geçen yıla göre hâlâ yüksek olabilir ama artış hızı yavaşlıyor olabilir. Kredi kartı harcamalarının haziranda gerilemesi ve son aylarda yataya yakın seyretmesi de iç talebin soğumaya başladığını düşündürüyor. Sanayi üretiminin daha dirençli kalması ise büyük ölçüde ihracat ve dış taleple açıklanıyor.
Rezerv tarafında daha olumlu bir görünüm var. Brüt rezervlerin 163,3 milyar dolara, swap hariç net rezervlerin 42,6 milyar dolara yükseldiği ve Merkez Bankasının geçen hafta yaklaşık 4 milyar dolar döviz aldığı tahmin ediliyor. Rezerv birikimi elbette önemlidir; kur şoklarına karşı tampon sağlar. Ancak rezerv artışının kalitesi de önemlidir. Cari açık büyürken rezerv biriktirmek için yüksek faizle kısa vadeli sermaye çekiyorsanız, bir taraftan tampon oluştururken diğer taraftan çıkış riskini büyütebilirsiniz. En sağlıklı rezerv artışı, kalıcı doğrudan yatırım, güçlü ihracat geliri ve sürdürülebilir turizm fazlasıyla oluşandır.
Peki yatırımcı bütün bu tabloya nasıl bakmalı? Burada yatırım tavsiyesi vermiyorum ama doğru soruları söyleyebilirim. Birincisi, yapay zekâ şirketinin hikâyesine değil, nakit akışına bakın. Sipariş gerçekten artıyor mu, yatırım harcaması ne kadar, borç nasıl finanse ediliyor, serbest nakit akışı üretiliyor mu? İkincisi, enerji şokunda şirketin enerji yoğunluğu, döviz pozisyonu ve fiyatlama gücü önemlidir. Üçüncüsü, tek bir şirketi bütün geleceğin temsilcisi sanmayın. IBM örneği, yüz yıllık bir markanın bile bir günde sert düşebileceğini gösteriyor. Fonlar ve geniş sepetler şirket riskini azaltabilir ama sektör yoğunlaşmasını tamamen ortadan kaldırmayabilir. Dördüncüsü, getiriyi yalnızca nominal Türk lirası olarak değil, enflasyona ve yatırımcının gerçek harcama para birimine göre değerlendirin.
Bugünün ana sonucu şu: Yapay zekâ ekonomisi artık soyut bir gelecek hikâyesi değil. Elektrik faturasında, su kullanımında, çip fabrikasında, kamu teşvikinde, borsa değerlemesinde ve jeopolitik rekabette karşımıza çıkan fiziksel bir sistem. Bir tarafta ASML gibi vazgeçilmez altyapı sağlayıcıları büyüyor; diğer tarafta veri merkezlerinin maliyetini taşımak istemeyen toplumlar siyasi sınır koyuyor. Amerika’da enflasyon düşüyor ama petrol yeniden yükseliyor. Çin ihracatta güçlü ama içeride zayıf. Türkiye rezerv biriktiriyor ama enerji faturası ve cari açık riski büyüyor.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde en önemli soru yapay zekâ balonu yarın patlar mı sorusu olmayacak. Asıl soru, yapay zekânın yarattığı verimlilik kazancını kim alacak, altyapı ve enerji maliyetini kim ödeyecek ve bu dönüşümün finansman riskini kim taşıyacak sorusu olacak. Ekonomiyi anlamak, yalnızca fiyatların nereye gittiğini tahmin etmek değil; fiyatların arkasındaki maliyetleri, teşvikleri ve güç ilişkilerini görmek demektir. Bugün gördüğümüz bütün haberlerin ortak noktası da tam olarak budur.