Para Sıkıştı, Merkez Bankası Devrede! Altın, Dolar ve Borsa | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, tasfiye sürecindeki fonlarda ara ödeme kararını ve nakde erişim belirsizliğinin şirket ödemeleri, üretim ve hane harcamalarına nasıl yayılabileceğini açıklıyor. Merkez Bankasının KOBİ kredileri ve likidite adımlarını PMI, atıl işgücü, İstanbul fiyatları, rezervler ve döviz mevduatı verileriyle birlikte değerlendiriyor. ABD tahvil getirileri, enerji maliyetleri ve dolar hareketlerinin Türkiye'de finansman, kur ve enflasyon üzerindeki baskısını ele alıyor. Borsa, altın ve gümüşteki fiyat hareketlerini kısa vadeli sinyallerle karıştırmadan yatırımcıların nakit ihtiyacı ve ekonomik güven bağlamında tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- fon tasfiyesi ve ara ödeme
- likidite ve KOBİ kredileri
- rezervler ve döviz mevduatı
- küresel faizler ve enerji maliyetleri
- borsa, altın ve gümüş
Günaydın arkadaşlar, hoş geldiniz. Telefonu açıyorsunuz, hesabınızda bir rakam görünüyor. Ama kira günü geliyor, o parayı kullanamıyorsunuz. İnsan böyle bir durumda ne hisseder? Önce paraya üzülür, sonra kendine kızar. Ben niye güvendim, diye düşünür. Son günlerde yaşananların en ağır taraflarından biri bu. İnsanlar birikimlerini korumaya çalışırken şimdi hem paralarının peşinde koşuyor hem de kendilerini suçluyor. Oysa denetlenen bir sistemde yatırım yapmak isteyen insanın, her sabah dedektif gibi işe başlaması beklenemez. Bugün 2 Ekim Cuma. Fonlarda ara ödeme kararı var, Merkez Bankası kredi ve likidite tarafında adım attı, borsa dün toparlandı. Bunlar olumlu gelişmeler. Ama günlük hayatı rahatlatıp rahatlatmadıklarını anlamak için biraz yakından bakmamız gerekiyor. Bir kararın çıkmasıyla paranın hesabınıza geçmesi, bir günlük yükselişle kaybettiğiniz birikimin geri gelmesi arasında zaman var. O zamanı da herkes aynı rahatlıkla geçiremiyor. Önce fonlardaki ödeme meselesini açalım. Ara ödeme kapsamındaki fonlarda, hesap kayıtları karşılaştırılıp mutabakatı tamamlanan yatırımcılara tasfiyenin bitmesi beklenmeden ödeme yapılması kararlaştırıldı. Hesaplamada net yatırım tutarı esas alınacak. Bu tutar bir milyon liranın altındaysa o tutar; bir milyon lira ve üzerindeyse en fazla bir milyon lira ara ödeme öngörülüyor. Üstelik sınır, her yatırımcıya her fon için ayrı uygulanacak. Aynı kişinin farklı fonları varsa bu ayrım önemli. Buradaki net yatırım tutarını telefonda son gördüğünüz bakiyeyle karıştırmayalım. Hesap hareketlerinin uzlaştırılmasıyla belirlenecek bir tutardan söz ediyoruz. Ayrıca bu para, sonunda hak kazanılacak nihai ödemeden düşülecek. Dolayısıyla karar, bütün kayıpların karşılanacağı anlamına gelmiyor. Ödemelere öncelikle para piyasası fonlarından başlanacak. Fakat herkesin parası şu gün hesabında olacak diyebileceğimiz ortak, kesin bir tarih henüz açıklanmış değil. Yine de bunu küçümsememek lazım. Çocuğunun okul ödemesi bekleyen, işçisinin maaşını yatıracak, kredi kartının son ödeme tarihine yetişmeye çalışan insan için parasının bir bölümüne ulaşmak büyük fark yaratabilir. Bir şirketin ödemeyi geciktirmesi, başka şirketin tahsilatını geciktiriyor. Sonra o şirket de kendi ödemesini erteliyor. Finans piyasasında başlayan sorun, böylece aramızdaki alışverişin içine giriyor. Üretim yaparken ihtiyaç duyduğunuz paranın beklenmedik biçimde kilitlenmesi, işi doğrudan zorlaştırıyor. Bu yüzden ödemelerin hızlanmasıyla sorumlulukların araştırılması birlikte yürümeli. Yatırımcıya nefes aldırırken ne yaşandığını da öğrenmek zorundayız. Hangi riskler görüldü, hangi uyarılar dikkate alındı, hangi işlemler neden yapılabildi? Bunların açık yanıtı olmadan güveni geri getirmek zor. İnsanlara tekrar güvenin demek kolay. İnsanların güvenebileceği bir düzen kurmak ise denetim, şeffaflık ve hesap verme gerektiriyor. Aynı kuralların herkes için uygulanması gerekiyor. Yüksek getiriye bakarken de daha dikkatli bir ayrım yapmalıyız. Bir şirket gerçekten daha çok satış yapıyor, kârını büyütüyorsa hisse fiyatının yükselmesinin ekonomik bir dayanağı olabilir. Ama fiyat yükseldi diye şirketin işi de aynı hızda büyümüş olmuyor. Telefon ekranındaki grafik bize satışları, borçları, müşterileri tek başına anlatmaz. Profesyonel yönetimin görevi zaten bu ayrımı yapabilmek. Sorumluluğu sonradan tamamen küçük yatırımcının üzerine bırakmak bana adil gelmiyor. Fonun içinde hangi işlemin bulunduğu da önemli. Mesela pay repo işlemlerinde hisse, borçlanmanın dayanağı oluyor. Karşı taraf borcunu ödeyemez, o hissenin değeri de sert düşerse alacaklı açısından sorun büyüyebiliyor. Teminat var denmesi tek başına yeterli değil; teminatın değeri ve satılabilirliği de önemli. İnsanların para piyasası fonunda kolay erişilebilir para tuttuğunu düşünürken böyle bir riskle karşılaşması, denetimin neden gerekli olduğunu gösteriyor. Şimdi bu nakit sıkışıklığına karşı Merkez Bankası ne yaptı? Küçük ve orta ölçekli işletmelere verilen kredilerde büyüme sınırını yüzde 4,5’ten yüzde 5’e çıkardı. Bu, kredi faizinin yüzde 5 olduğu anlamına gelmiyor. Bankaların bu kredileri artırabileceği sınır genişletiliyor. Böylece daha önce sıkılaştırılan bir alan biraz açılıyor. KOBİ kredilerine yönelik, sınırlı bir esneklikten söz ediyoruz; bütün kredi türlerinde geniş kapsamlı bir değişiklik yapılmış değil. İkinci adım, bankaların zorunlu karşılık olarak tuttukları Türk lirasının dönem boyunca sabit biçimde bloke edilen kısmıyla ilgili. Burada toplam zorunlu karşılık yükümlülüğü azaltılmıyor. Bloke tutulan bölüm küçültülerek bankalara parayı yönetirken daha fazla esneklik sağlanıyor. Bu teknik ayrıntı önemli, çünkü haberi okuyunca piyasaya sınırsız para bırakıldığı düşünülebiliyor. Alınan kararın amacı likidite yönetimini kolaylaştırmak. Bunu tek başına genel bir faiz indirimi işareti olarak okumak doğru olmaz. Ben bu adımları ihtiyaç duyulan bir müdahale olarak görüyorum. Çünkü bir işletmenin derdi bazen faizden önce krediye ulaşabilmek. Malı var, müşterisi var, siparişi var; ama aradaki iki ayı finanse edemiyor. O boşluk yüzünden işçi çıkarırsa, kapasitesini azaltırsa yeniden toparlanması daha zor olacak. Yalnız bankada bir imkân açılması, her işletmenin kapısının hemen açılması demek de değil. Kredinin gerçekten ihtiyacı olan üreticiye ulaşıp ulaşmadığına bakacağız. Üretim tarafından gelen haberler de bu ihtiyacı gösteriyor. İmalat sanayinin nabzını tutan PMI, eylülde 48,1’den 47,9’a geriledi. Bu göstergede 50’nin altı, faaliyet koşullarında zayıflamaya işaret ediyor. Üretim yüzde 47,9 düştü gibi bir anlamı yok. Yeni siparişler zayıflıyor, ihracat siparişleri geriliyor; firmalar üretimlerini ve istihdamlarını buna göre ayarlıyor. Aynı zamanda yakıt ve ham madde maliyetleri yükseliyor. Satışın zorlaştığı, maliyetin arttığı bir ortamdan söz ediyoruz. Fonlarda yaşanan kayıpların tüketim tarafına etkisi de olabilir. Birikimine bakıp otomobilini değiştirmeyi planlayan kişi, şimdi o harcamayı erteleyebilir. Üstelik parasına erişemediğinde günlük harcamasını da kısabilir. Buradan konut ve otomobil fiyatları mutlaka çökecek sonucu çıkarmıyorum. Ama finansal kaybın alışverişi, alışverişin de üretimi etkileyebileceğini hesaba katmalıyız. Zaten sipariş almakta zorlanan işletmeye bu kanaldan da baskı gelmesi mümkün. Paranın kilitlenmesi böylece daha geniş bir çevreyi etkileyebilir. İşsizlik verisinde de benzer bir ayrıntı var. Ağustosta dar tanımlı işsizlik yüzde 7,8’e gerilerken atıl işgücü oranı yüzde 31’e yükseldi. Bu ikinci gösterge, yeterince çalışamayanları ve çalışabilecek durumda olup standart işsizlik tanımının dışında kalanları da kapsıyor. İki oran farklı sorulara cevap veriyor. İşsizlik düştü cümlesini duyunca herkesin iş bulmasının kolaylaştığını düşünmeyelim. Düzenli gelir elde etmekte zorlanan geniş bir kesim var; günlük hayattaki yorgunluğu biraz da burada görüyoruz. Bu yorgunluğu fiyatlarda da hissediyoruz. İstanbul’da eylül ayındaki fiyat artışı yüzde 2,11; yıllık oran yüzde 33,55. Yıllık oran geriledi ama eğitim grubunda bir aylık artış yaklaşık yüzde 22,6 oldu. Ulaştırmada da yüzde 4,6 artış var. Çocuğunu okula hazırlayan bir aileyle eğitim harcaması olmayan bir kişinin aynı ayı farklı yaşaması çok anlaşılır. Ortalama bir rakam, herkesin o ayki bütçesini aynı ölçüde tarif etmiyor. Yıllık oranın gerilemesiyle bu ay yeni zam gelmesi de bir çelişki değil. Geçen yılın daha yüksek artışı hesaplamadan çıkınca yıllık oran düşebiliyor. Sizin bu ay ödediğiniz fiyat ise yine yükselmiş oluyor. Bu yüzden enflasyon düşüyor haberini dinleyen kişinin marketten çıkarken rahatlamamış olması şaşırtıcı değil. Rahatlama, gelirinin satın alabildikleriyle ve ödediği faturayla hissediliyor. O iki hesap farklı hızlarda ilerleyebilir. O yüzden insanların kendi yaşadığı pahalılığı anlatmasını küçümsemeyelim. Aynı zamanda İstanbul verisini doğrudan Türkiye’nin tamamının enflasyonu gibi de kullanamayız; kapsam ve yöntem farklı. Pazartesi Türkiye geneli için yeni rakamı göreceğiz. Yıl sonu ücret artışlarına ilişkin beklentiler de konuşuluyor ama henüz karar değil. Benim için önemli olan, maaşın kaç lira arttığından sonra o maaşla neler alınabildiği. İnsanların her yıl aynı hayatı sürdürebilmek için yeniden pazarlık yapmak zorunda kalması ciddi bir güvencesizlik. Kur ve rezervler de bu tablonun içinde. Açıklanan son haftalık veride, 25 Eylül itibarıyla toplam rezervler yaklaşık 3,2 milyar dolar azalarak 171,2 milyar dolara indi. Bu düşüşü ciddiye almak gerekiyor. Fakat toplam rezerv değişimini bire bir piyasaya satılan döviz gibi okuyamayız. Altın fiyatı, diğer değerleme etkileri ve bankalarla ilgili işlemler de bu toplamı etkileyebiliyor. Rezervlerin ne kadar olduğunun yanında neden değiştiği de önemli. Döviz mevduatında aynı hafta, fiyat etkilerinden arındırılmış yaklaşık 1,3 milyar dolarlık artış var. İlk bakışta herkes dövize gidiyor diyebilirsiniz. Ama yurt içindeki yatırımcıların döviz cinsinden emeklilik ve yatırım fonu varlıkları yaklaşık 1,7 milyar dolar azalmış. Bu hesapta toplam döviz ve dövize bağlı varlıklar yaklaşık 400 milyon dolar geriliyor. Yani paranın bir bölümü araç değiştiriyor olabilir. Mevduattaki artış dikkat çekici, fakat tek başına bütün hikâyeyi anlatmıyor. Yabancı yatırımcı tarafında da aynı hafta hisselerde alım, tahvillerde satış görüyoruz. Türkiye’ye hiç kimse bakmıyor ya da herkes geri geliyor diye tek bir cümle kurmak kolay; hareketler daha karmaşık. Yatırımcı farklı varlıklarda farklı kararlar verebiliyor. Ben özellikle borçlanma maliyetini ve risk algısını izlemek isterim. Şirketler açısından dışarıdan para bulunabilmesi kadar o paranın hangi maliyetle bulunacağı da önemli. Piyasanın farklı köşeleri farklı sinyaller veriyor. Borsa da dün yüzde 2,53 yükselerek 12.249 puandan kapandı. Zor günlerden sonra böyle bir gün insana iyi geliyor, bunu anlıyorum. Ara ödeme kararının belirsizliği azaltması da toparlanmaya katkı sağlamış olabilir. Ama tek günlük yükselişten kalıcı dönüş sonucu çıkarmak için erken. Zorunlu satışların nasıl ilerlediği, şirketlerin finansmanı ve açıklanan bilançolar belirleyici olacak. İnsanların paraya ihtiyacı devam ederken, bazı yükselişleri satış fırsatı olarak kullanabilmesi de mümkün. Bu noktada dünyanın geri kalanı işimizi kolaylaştırıyor mu? Şimdilik pek öyle görünmüyor. Amerika’nın on yıllık tahvil faizi dün yüzde 5,34’ü gördü; bu, 2002’den beri görülen en yüksek seviye. Sonrasında alımlar geldi ve bu sabah oran yaklaşık yüzde 5,25’e geriledi. Yani dünün zirvesiyle bugünün seviyesini ayıralım. Biraz geri çekilmiş olsa da borçlanmanın pahalı olduğu bir dünyadayız. Türkiye’de şirketlerin dışarıdan bulacağı paranın maliyeti de bundan etkileniyor. Tahvil dediğimiz, bir borçlanma senedi. Mevcut tahviller satılıp fiyatları düştüğünde, onları daha düşük fiyattan alan kişinin elde edeceği getiri yükseliyor. Haberde tahvil satışı ve yükselen faiz birlikte geçince kulağa karışık gelebiliyor; ilişki bu. Devlet yeni borç alırken bu yüksek getiriye uygun bir maliyetle karşılaşıyor. Bütçede faiz için ayrılan paranın artması da kamu hizmetlerine ve diğer harcamalara ayrılabilecek alanı daraltabiliyor. İşin ilginç tarafı şu: Fed’in ekimde hemen yeniden faiz artıracağı beklentisi zayıflarken uzun vadeli faizler yüksek kalabiliyor. Fed eylülde faiz artırdı; son açıklamalarda ise yeni karar için daha fazla veri görmek istediği anlaşılıyor. Ama on yıllığı alan yatırımcı yalnızca bir sonraki toplantıya bakmıyor. Enflasyonu, kamu borcunu, enerji maliyetini, önündeki yılların belirsizliğini de düşünüyor. Daha uzun süre parasından vazgeçmek için daha fazla karşılık isteyebiliyor. Bunun evdeki karşılığına bakalım. Amerika’da otuz yıllık sabit konut kredisi faizi geçen haftaki yüzde 7,03’ten yüzde 7,28’e çıktı. Kulağa çeyrek puan küçük geliyor. Ama yüksek bir borcu otuz yıl taşıyacak insan için aylık ödeme hesabını değiştiriyor. Ev almayı planlayan kişi vazgeçebiliyor; evini satacak olan beklemeye başlıyor. Faiz hareketi, ekranın dışına böyle çıkıyor. Bir süre sonra inşaatı, mobilyayı ve başka harcamaları da etkileyebiliyor. Bir de yapay zekâ yatırımları var. Büyük şirketler veri merkezi kuruyor; çip, elektrik, soğutma, arazi ve finansman istiyor. Gelecekte verimliliği artırabilecek bir teknoloji, bugünden kaynak talebini büyütüyor. Bu yüzden yapay zekâ konuşurken yalnızca hangi hisse yükselecek diye bakmak eksik kalıyor. Elektrik ve altyapı ihtiyacının maliyetini, borçlanmayı, darboğazları da hesaba katmak gerekiyor. Verimlilik kazançlarının ne zaman geleceğiyle yatırım harcamasının bugün yapılması arasında önemli bir zaman farkı var. Teknoloji şirketlerinin güçlü sonuçları borsaları destekleyebilir. Ama buradan bütün ekonominin aynı ölçüde rahatladığı sonucuna varamayız. Hissesi olan, varlığı değerlenen insanla maaşını gıdaya ve kiraya harcayan insanın hayatı farklı ilerleyebilir. Benim asıl merak ettiğim, teknolojinin yarattığı kazancın ne kadarının ücretlere, çalışma koşullarına ve daha erişilebilir hizmetlere dönüşeceği. Bir ülkenin başarılı olduğunu söylemek için o başarının insanların hayatına nasıl dağıldığını da görmek gerekiyor. Avrupa’da ise enerji yüküne kamu maliyesi endişeleri ekleniyor. Özellikle Fransa’nın bütçesi ve borçlanması üzerindeki baskı euroyu zayıflatıyor. Euro-dolar bu sabah yaklaşık 1,12–1,13 aralığında. Doların güçlenmesinin bir kısmı da Avrupa’daki bu sıkıntılardan geliyor. Türkiye açısından iki yönlü bir mesele: Dolarla ödediğimiz maliyet artabilirken Avrupa’daki müşterinin talebi zayıflayabilir. İhracatçının yalnızca kur yükselsin diye bekleyerek bütün sorununu çözmesi bu nedenle kolay değil. Enerjide de rahat bir manzara yok. Brent petrol bu sabah yaklaşık 102 dolar civarında. Orta Doğu’dan gelen arzın toparlanması fiyatı sınırlayabiliyor; askeri gerilim haberleri yeniden yukarı baskı yaratıyor. Çin’in ekim için petrol ürünü ihracatını durdurması da ürün piyasasını sıkıştırıyor. Ham petrol bulunmasıyla yeterince motorin bulunması aynı mesele değil. Avrupa’da acil motorin stoklarının kullanılması ve olası ihracat kısıtları bu yüzden gündemde. Konuşulan her ihtimali uygulanmış karar gibi de sunmayalım. Motorin konusu bize uzak gelmesin. Tarlada traktör, yolda kamyon, depoda dağıtım aracı kullanılıyor. Taşımacılık pahalılaşınca aldığımız pek çok ürünün maliyeti etkileniyor. Türkiye enerji ithal ettiği için petrol fiyatının yanına dolar kurunu da koymamız gerekiyor. Üreticinin aynı anda hem enerji maliyetiyle hem finansmanla uğraşması, fiyatları düşürmesini zorlaştırıyor. Talebi soğutarak enflasyonu yavaşlatabilirsiniz; kalıcı rahatlama için üretimin ve tedarikin de daha sağlıklı işlemesi lazım. Altına gelirsek, bu sabah ons yaklaşık 4.180 dolar civarında, gümüş de 61 dolar dolayında. Dolar-TL yaklaşık 49,14 seviyesinde. Bunlar sabahın seviyeleri; gün içinde değişiyor. Altın bir yandan güçlü dolar ve yüksek faiz baskısı altında. Diğer yandan savaş ve borç endişeleri altına talep yaratabiliyor. Gram altında kur da devreye giriyor. Ons ile gramın farklı hareket edebilmesinin nedeni bu. Kuyumcuda gördüğünüz fiyatı da alış-satış farkı ve ürünün özellikleri etkiliyor. Altının dayanıklı görünmesini hiç kaybetmez diye yorumlamak doğru olmaz. Aynı şekilde bir günlük düşüş de bütün hikâyenin bittiğini söylemez. Özellikle insan zarar yaşamışsa, hemen başka bir araçla açığı kapatma isteği duyabiliyor. Böyle zamanlarda acele karar vermek kolaylaşıyor. Ben önce kişinin önündeki ödemeyi ve o paraya ne zaman ihtiyaç duyacağını düşünmesini önemli buluyorum. Birikimi korumaya çalışırken, ödemesi yaklaşan parayla uzun vadeli beklentiyi aynı yerde değerlendirmek insanı sıkıştırabiliyor. Bugünün önemli sınavı öğleden sonra, Türkiye saatiyle 15.30’da gelecek Amerikan istihdam verisi. Beklentiler kullanılan ankete göre yaklaşık 85–90 bin kişilik artış çevresinde; işsizlik oranının yüzde 4,1’de kalması bekleniyor. Bunlar henüz sonuç değil. Ücretlere ve önceki ayların revizyonlarına da bakacağız. Güçlü ücret artışı faiz endişesini besleyebilir. Zayıf veri ise ilk anda rahatlama getirse bile ekonominin yavaşladığı kaygısını doğurabilir. Tek rakamla otomatik yön tarifi yapmak zor. Bugün Euro Bölgesi’nin öncü enflasyonu da önemli. Önümüzdeki hafta ise pazartesi, 5 Ekim saat 10’da Türkiye’nin eylül enflasyonu açıklanacak. Beklentiler aylık yüzde 2,2–2,3 civarında. Ben toplam kadar hizmetlere ve enerji etkisine de bakacağım. Salı günü Amerika’nın dış ticaret verisi var. Haftalık rezerv ve yatırımcı hareketlerinde de son sıkışıklığın devam edip etmediğini izleyeceğiz. Bunların her biri faiz ve kur tartışmasına yeni bilgi ekleyecek. Ben bu sabahki adımları, yaşanan baskının hafifletilmesi açısından olumlu buluyorum. Ama esas rahatlama, ödemelerin yapılmasıyla, işletmenin işini sürdürebilmesiyle, insanın maaşının hayatına yetmesiyle anlaşılacak. Herkesin sürekli yatırım araştırması yaparak, ekran kontrol ederek geçinmek zorunda kalması sağlıklı bir düzen değil. İnsan çalışıp kazandığı parayla gelecek ayını planlayabilmeli. Emekli birikimini korumaya çalışırken kendini sınava girmiş gibi hissetmemeli. Biz de gelişmeleri izlerken o hayatları aklımızda tutacağız. Hepinize daha sakin, daha iyi bir hafta sonu diliyorum.