Paramız Güvende mi? Fon Krizi, Altın ve Dolar | CANLI
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, tasfiye sürecindeki fonlarda yatırımcıların paraya erişimi, teminatların tahsil edilmesi ve fonların şirketlere sağladığı finansmanın daralması arasındaki bağlantıları açıklıyor. Türkiye'de kur, faiz ve enerji maliyetlerini yükselen ABD tahvil getirileri ve petrol fiyatlarıyla birlikte değerlendiriyor. Altın ve gümüşteki hareketleri dolar, faiz, sanayi talebi ve yatırımcının nakit ihtiyacı çerçevesinde ele alarak kısa vadeli fiyat tahminlerinin belirsizliğini vurguluyor. Ayrıca Avrupa'nın enerji ve karbon maliyetleri, savunma harcamaları, yapay zekâ yatırımları ve otomotiv ticareti gibi gelişmelerin üretim ve hane bütçelerine olası etkilerini tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- fon tasfiyesi ve likidite
- teminat ve borç tahsilatı
- küresel faizler ve enerji fiyatları
- altın, gümüş ve döviz
- teknoloji yatırımları ve üretim
Günaydın arkadaşlar, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 30 Eylül Çarşamba. Ayın son günü. Kira, kredi kartı, okul masrafı, maaş ödemesi derken herkesin önünde başka bir hesap var. Birikimi olan insanın da bugün çok temel bir derdi var: İhtiyacım olduğunda o paraya ulaşabilecek miyim? Son günlerde fonlarda yaşananları bu yüzden yalnızca borsa ekranından okuyamayız. Bir insan kenara koyduğu parayı günlük harcamaları için kullanacakken beklemek zorunda kalıyorsa, mesele onun evinin içine girmiştir. Üstelik para beklerken ödeme tarihleri beklemiyor. Bugün biraz buradan başlayalım. Çünkü önümüzdeki günlerde hem Türkiye’de hem dünyada açıklanacak veriler, bu bekleyişin ne kadar zorlaşacağını da etkileyebilir. Fon krizinde tasfiye, ödeme ve borç tahsilatı meseleleri hâlâ gündemde. Tasfiye dediğimiz şey, fonun elindeki varlıkların nakde çevrilip yatırımcılara ödeme yapılması. Ama içerideki her varlık, düğmeye basınca aynı gün satılabilen bir şey değil. Bazılarının alıcısı az, bazılarının fiyatı düşüyor, bazıları da başka kurumların borcunu ödemesine bağlı. Bir yatırım fonu aldığınızda paranızın tamamı kasada beklemiyor. Fon o parayla çeşitli yatırımlar yapıyor. Para piyasası fonunda ise insanın beklentisi daha kısa vadeli, daha sakin bir yapı. Zaten birçok kişi bu fonları yüksek kazanç peşinde koşmak için değil, birkaç hafta sonra yapacağı ödemeye kadar parasını değerlendirmek için kullanıyor. Tera’nın TP2 kodlu para piyasası fonunda konuşulan sorun bu beklentiyle ilgili. Büyüklüğü 200 milyar lirayı aşan bir fondan söz ediyoruz. Portföyde hisse senedi teminatı karşılığında yapılmış büyük borç verme işlemleri bulunuyor. Destek Faktoring hisselerinin teminat gösterildiği işlemler için hesaplanan tutar yaklaşık 51 milyar lira. Dolayısıyla teminatın değeri ve borçlunun ödeme gücü birlikte önem kazanıyor. Şöyle düşünün: Birine para veriyorsunuz, o da borcunun karşılığı olarak size bir varlık gösteriyor. Borcunu öderse mesele kapanır. Ödeyemezse o varlığı satmanız gerekir. Ama tam o sırada varlığın fiyatı düşmüş, alıcıları azalmışsa, kâğıt üzerinde yeterli görünen teminat ihtiyacınızı karşılamayabilir. Pay repo denen işlemlerde tartıştığımız riskin önemli bir kısmı bu. Buradan bütün para piyasası fonlarının aynı durumda olduğu sonucu çıkmaz. Her fonun içeriği ve karşı tarafı ayrı incelenmeli. Fakat bu olay, risk puanına bakmanın tek başına yeterli olmadığını gösteriyor. Geçmişte fiyatı az oynayan bir ürünün, ihtiyaç anında kolayca paraya çevrileceği de garanti edilmiş olmuyor. İnsanın bugün öğrendiği en pahalı derslerden biri bu. Ben burada bütün sorumluluğun yatırımcının omzuna bırakılmasına itiraz ediyorum. Elbette olağanüstü getiriyi sorgulayacağız. Bir ürün benzerlerinden sürekli çok fazla kazandırıyorsa bunun kaynağını merak edeceğiz. Ama sıradan vatandaşın her fonun içindeki bütün işlemleri denetlemesini bekleyemeyiz. Uzmanlık gerektiren bir alanın düzenleyicisi, yöneticisi, denetçisi var. Bu insanların sorumlulukları da ortaya konmalı. Çözüm için önce hangi fonda ne bulunduğu, kimin kime borçlu olduğu, neyin hangi fiyatla satılabildiği açıklığa kavuşmalı. Çünkü fonlar birbirlerinin ürünlerini tutabiliyor. Bir yerde geciken ödeme başka yerde beklenen tahsilatı aksatabiliyor. Böyle bir yapıda sadece toplam büyüklüğe bakarak zarar hesabı çıkarmak da, herkese hemen şu kadar ödeme yapılacağını söylemek de kolayca yanıltıcı olur. Ödemeleri hızlandırmak için konuşulan farklı yollar var. Teminatların paraya çevrilmesi, borçların tahsili, varsa hukuken geri alınabilecek kazançların yatırımcılara dönmesi bunların arasında. Bunların her birinin süresi ve koşulu farklı. El konulan her varlığı ertesi sabah dağıtılabilir para gibi görmek doğru olmaz. Buna karşılık insanların aylarca ne olacağını bilmeden bekletilmesi de kabul edilebilir bir çözüm değil. Üstelik şimdi bazı şirketlerin vadesi gelen borçlarını ödeyemediğine ilişkin haberler de geliyor. Temerrüt kelimesini duyuyorsunuz. Bunun anlamı, söz verilen ödemenin zamanında yapılamaması. Her temerrüt şirketin bütün faaliyetlerinin sona erdiği anlamına gelmez; ama nakit durumuyla ilgili ciddi bir uyarıdır. Şirketin ne kadar varlığı olduğuyla bugün ne kadar ödeme yapabildiği farklı meselelerdir. Buradaki tehlike, finansman kanalının daralması. Fonlar şirketlerin çıkardığı borçlanma araçlarını alarak onlara kaynak sağlıyor. Yatırımcı fondan çıkmak istediğinde fonun da para bulması gerekiyor. Elindeki varlıkları satıyor ya da yenisini almıyor. Şirketin eski borcunu yeni borçla çevirmesi zorlaşabiliyor. Sonra bu sıkışıklık tedarikçiye yapılan ödemeye, üretime, istihdama kadar uzanabiliyor. Borsa İstanbul’da da endeks yaklaşık 12.300 seviyesine çekilmiş durumda. Satış baskısı sürüyor. Böyle bir ortamda güçlü bir şirketin hissesi de yatırımcının nakit ihtiyacı nedeniyle satılabilir. O yüzden düşen her hisseye aynı açıklamayı yapamayız. Borsada toparlanma ararken yalnızca endeksin bir gün yükselmesine bakmayacağım. Satışı bekleyen emirler azalıyor mu, işlem hacmi canlanıyor mu, alıcılar daha geniş bir şirket grubuna yayılıyor mu? Bunlar daha anlamlı işaretler. Çünkü birkaç büyük hissenin yükselmesiyle insanların ellerindeki hisselerde yaşadığı sıkışıklık aynı anda düzelmeyebilir. Önümüzdeki günlerde bu ayrımı özellikle izleyeceğim. Şirketleri ilgilendiren bu borç meselesi dünyada da ağırlaşıyor. Amerika’nın on yıllık devlet tahvilinin getirisi yüzde 5,2’nin üzerinde. Uzun yıllardır alışılan seviyelerin çok üstünde bir borçlanma maliyeti var. Amerika’daki devlet borcunun faizi yükseldiğinde yatırımcı, başka bir şirkete veya ülkeye para verirken daha yüksek getiri istiyor. Türkiye’nin dışarıdan bulacağı paranın fiyatı da bundan etkileniyor. Tahvilin mantığını kısaca anlatalım. Önceden daha düşük faizle çıkarılmış bir tahviliniz var. Bugün piyasaya daha yüksek faiz veren yeni tahviller geliyor. Sizin elinizdeki eskisinin cazibesi azalıyor; satmak isterseniz fiyatı düşebiliyor. Bu yüzden tahvil faizleri yükselirken tahvil sahipleri zarar yazabiliyor. Borç veren herkesin, her koşulda rahat ettiği bir dönemden geçmiyoruz. Bu yükselişi sadece bir sonraki merkez bankası toplantısına bağlamak da eksik kalır. Devletlerin borçları büyük. Yeni yatırımlar için şirketler de kaynak arıyor. Enerji pahalı, enflasyonun yeniden hızlanması ihtimali var. Piyasa, uzun vadeli para verirken bütün bunların karşılığını istiyor. Birkaç ay sonra eski ucuz para dünyasına mutlaka döneceğiz beklentisi bu yüzden zayıflıyor. Ama dün Amerika’dan biraz daha farklı sinyaller geldi. Tüketici güveni ve açık iş sayısı beklentilerin altında kaldı. Fed içinde yeni faiz artışında acele edilmemesi gerektiğini söyleyenler var. Diğer tarafta enerji fiyatlarıyla yatırım harcamalarının enflasyonu beslediğini vurgulayanlar da bulunuyor. Dolayısıyla faiz artışı beklentisi bir miktar azalsa da risk tamamen ortadan kalkmış değil. Bugün öğleden sonra bu tartışmaya iki önemli veri gelecek. Amerika’da tüketim harcamaları üzerinden hesaplanan enflasyon açıklanacak. PCE diye duyduğunuz veri bu. Fed özellikle gıda ve enerjiyi dışarıda bırakan çekirdek kısmını izliyor. Beklenti yıllık yüzde 3,3 civarında. Aynı zamanda ikinci çeyrek büyümesinin son hesabı geliyor; yıllıklandırılmış büyüme için beklenti yüzde 1,5. İkisi de Türkiye saatiyle 15.30’da. Büyümedeki yıllıklandırma, o çeyreğin temposunu bir yıla yayarak hesaplamak demek. Amerika yılın tamamında kesin yüzde 1,5 büyüdü diye okumayalım. Bugün asıl bakacağımız, ekonomik faaliyet sürerken fiyat baskısının azalıp azalmadığı. Enflasyon beklenenden güçlü gelirse daha yüksek faiz ihtimali yeniden ağırlık kazanabilir. Zayıf gelirse piyasalar biraz rahatlayabilir. Tek veriyle bütün senaryoyu kapatmamak gerekiyor. 2 Ekim Cuma günü de Amerika’nın istihdam raporu var. Yine 15.30’da. Kaç kişiye yeni iş bulunduğunu, işsizlik oranını ve ücretlerin ne kadar arttığını göreceğiz. İşlerin güçlü olması çalışan için iyi haber; ücretlerin ve talebin hızlanması ise Fed’in enflasyon hesabını zorlaştırabilir. Bu yüzden aynı veri, ekonomik açıdan olumlu görünürken bazı yatırım araçlarında satışa yol açabiliyor. Altın ve gümüşteki dalgalanmayı da bu ortamda okumak lazım. Bu sabah ons altın yaklaşık 4.170 dolar, gümüş 61 dolar civarında. Sert düşüşün ardından bir miktar toparlanma var. Fakat güvenli liman dediğimiz bir şeyin günlük fiyatı da düşebilir. Dolar güçlendiğinde, faiz veren araçlar daha cazip olduğunda veya yatırımcı nakde ihtiyaç duyduğunda altın satışı görebiliyoruz. Türkiye’de gram altın alan kişinin ayrıca kura bakması gerekiyor. Ons fiyatı, altının dünyadaki dolar fiyatı. Bizim gördüğümüz lira fiyatına dolar kuru da etki ediyor. Dolayısıyla dünya fiyatı düşerken içerideki kayıp kur hareketiyle sınırlanabilir; başka bir gün iki hareket birbirini güçlendirebilir. Sadece Amerika’daki altın grafiğini açarak Türkiye’deki tasarruf sahibinin durumunu tam anlayamayız. Uzun vadede merkez bankalarının alımları ve devlet borçlarına ilişkin endişeler altına destek verebilir. Bu, önümüzdeki hafta mutlaka yükselir demek değil. Gümüşün de sanayide kullanımı yüksek; ekonomik yavaşlamaya ve üretim beklentilerine duyarlı. Birikimini korumaya çalışan insanın, bu iki metalin aynı şekilde davranacağını varsaymaması gerekiyor. Altın fonlarıyla emeklilik fonlarında görülen kayıplar da bu fiyat hareketlerini ev bütçesine taşıyor. Benim burada üzerinde durduğum, bütün birikimi tek beklentiye bağlamamak. İyi giden piyasada bunu söylemek sıkıcı geliyor. Ama emeklilik için biriktirilen parayla ay sonunda harcanacak para aynı dalgalanmayı taşıyamaz. Önce paranın ne zaman kullanılacağını düşünmek gerekiyor. Bir yatırımın gelecekte değerlenmesi ihtimali, bugün yapılması gereken ödemenin yerine geçmiyor. Fiyat riski kadar erişim meselesi de önemli. Altın alıp altın madencisi şirketin hissesini almak da farklı. Şirketin yakıtı, elektriği, işçilik maliyeti var. Altın pahalanırken bu maliyetler daha hızlı artarsa beklenen kazanç oluşmayabilir. Nitekim petrolün yükselmesi madenciler için masraf demek. Petrol üreticisi içinse farklı bir gelir hesabı ortaya çıkıyor. Aynı ekonomik gelişme, iki şirketin bilançosunda bambaşka sonuç verebiliyor. Bir de bu şirketleri tanıtan videoların arkasındaki ticari ilişkiye bakmak gerekiyor. Şirketin tanıtımı için ücret alınmış olabilir. Bu tek başına anlatılan her şeyin yanlış olduğunu göstermez; ama izleyici o ilişkiyi bilmelidir. Özellikle küçük şirketlerde etkileyici bir sunumla karşılaşınca bilanço, borç ve işlem hacmini araştırmak önemli. Kısa sürede büyük kazanç ihtimali anlatılırken kaybetme ihtimali aynı açıklıkla söylenmiyorsa ortada ciddi bir bilgi dengesizliği vardır. Petrolde dün bir rahatlama gördük. Orta Doğu’dan sevkiyatların toparlanmasına ilişkin işaretler ve Suudi Arabistan’ın Kızıldeniz üzerinden yüklemelerine yeniden başlaması fiyatı aşağı çekti. Brent bu sabah yaklaşık 103 dolar. Ancak günlük düşüşün ardından hâlâ yüksek bir enerji faturasıyla karşı karşıyayız. Türkiye gibi enerji ithal eden ülkede bunun karşılığı döviz ihtiyacı, taşıma maliyeti ve üretim masrafı. Avrupa da kışa yaklaşırken aynı faturayı düşünüyor. Petrol kadar doğal gaz ve dizel arzı önemli. İtalya ve Çekya, enerji maliyetini azaltmak için karbon piyasasının işleyişinde değişiklikler istiyor. Avrupa Birliği de ithal petrol ve gaz için metan salımıyla ilgili yükümlülüklerin ertelenmesini tartışıyor. Burada uygulamaya girmiş kesin bir geri dönüşten değil, masadaki taleplerden ve seçeneklerden söz ediyoruz. Karbon piyasasında santraller ve sanayi tesisleri saldıkları karbondioksit için izin satın alıyor. Ama enerji zaten pahalıyken bu bedelin de yükselmesi siyaseten baskı yaratıyor. Ben çevre hedeflerinin faturasının sürekli aynı insanlara çıkmasına itiraz ediyorum. Düşük gelirli hanenin ısınma masrafı artarken dönüşümün nasıl finanse edileceğini de konuşmalıyız. Aksi halde insanlar çevre politikasını doğrudan yeni bir hayat pahalılığı olarak görüyor. Bu sırada Avrupa’daki savunma harcamaları bazı sektörlere ciddi talep yaratıyor. İngiltere’de gayrimenkul sahipleri eskiden bankaların kullandığı ofisleri savunma teknolojisi şirketlerine kiralamaya çalışıyor. Çünkü bu şirketler yalnızca fabrika istemiyor; yazılım, yapay zekâ ve araştırma için üniversitelere yakın ofislere de ihtiyaç duyuyor. Güvenlik harcaması, şehirlerdeki kiracının kim olacağını bile değiştirmeye başlamış durumda. Bir ofisin kiraya verilmesi ekonomik faaliyet yaratır. Ama kamu bütçesinden büyüyen bu talebi değerlendirirken konut, sağlık ve eğitim için kalan kaynakları da düşünmek gerekir. Bir sektörün işinin açılması, bütün toplumun refahının aynı ölçüde arttığını göstermez. Savaş ortamında maliyetler ve kazançlar çok farklı insanlara dağılıyor. Bunu borsada yükselen bir şirketin grafiğiyle sınırlı değerlendiremeyiz. Diğer büyük yatırım dalgası yapay zekâda. Asya-Pasifik şirketlerinin bu yıl hisse ve benzeri sermaye işlemleriyle topladığı kaynak 327 milyar doları aşmış; geçen yıla göre yaklaşık yüzde 53 artış var. Çip, veri merkezi ve enerji altyapısı bu işin merkezinde. Yüksek faizlere rağmen teknoloji hisselerinin direnç göstermesinin nedenlerinden biri, bu yatırımların ileride büyük gelir yaratacağı beklentisi. Yine de yatırılan para ile kazanılan para arasında zaman var. Veri merkezi kurmak, elektriğini sağlamak, çip almak bugünün masrafı. Beklenen gelir geç oluşursa yüksek finansman maliyeti şirketleri sıkıştırabilir. Dolayısıyla yalnızca yapay zekâ kelimesini görmek yetmiyor. Şirketin müşterisi, geliri ve nakit akışı önemli. Piyasada güzel bir hikâye anlatmakla o hikâyenin parasını kazanmak farklı aşamalar. Teknolojinin güvenliği konusunda da ciddi tartışmalar var. Araştırmacılar özellikle kendi yeteneklerini geliştirebilen sistemlerin kontrolünü sorguluyor. Burada benim merak ettiğim ekonomik taraf da şu: Bu yarışın getirisi kimde birikecek, çalışanların işi nasıl değişecek, elektrik ve altyapı maliyetini kim üstlenecek? Büyük yatırım haberlerinin yanında ücretleri ve çalışma koşullarını da izlememiz gerekiyor. Verimlilik artışı herkese kendiliğinden aynı faydayı getirmiyor. Avrupa’nın bu teknoloji yarışında geri kalma kaygısı, pahalı enerjiyle birleşiyor. Güçlü dolar karşısında euro bu sabah 1,13 dolar civarında. İngiltere’de de Avrupa’yla ekonomik ilişkinin nasıl kurulacağı yeniden tartışılıyor. Gümrük birliği, ortak pazara dönüş ve ileride üyelik seçenekleri konuşuluyor. Bunlar alınmış kararlar değil. Fakat ticaretin önüne konan sınırların maliyetinin siyaset üzerinde baskı oluşturduğunu gösteriyor. Türkiye için bunun çok somut bir karşılığı otomotiv. Avrupa, kendi üretimini daha fazla koruyacak düzenlemeleri tartışırken Türkiye’nin nasıl değerlendirileceği kritik hale geliyor. Avrupa üretimi tanımı dar tutulur, Türkiye’deki tesisler bazı avantajların dışında kalırsa ihracatçının işi zorlaşabilir. Buradan yarın bütün araç ihracatı yasaklanacak sonucu çıkarmayalım. Kuralların kapsamı ve Türkiye’nin bu görüşmelerde elde edeceği konum önemli. Çünkü otomotiv fabrikasının etrafında parça üreticisi, taşımacı, bakım hizmeti ve çok sayıda çalışan var. Avrupa’daki pazar koşulu değiştiğinde Türkiye’de yalnızca bir şirket etkilenmiyor. Zaten finansman maliyeti yüksekken bir de satış imkânının daralması, üretim planını zorlaştırıyor. İhracatçının rekabetini konuşurken kuru, enerjiyi ve pazara erişimi beraber değerlendirmek gerekiyor. İşçinin ücretini düşürmekle çözülebilecek bir rekabet meselesi değil bu. Bugün gelen kart harcamaları verisi de Türkiye’nin pahalılaşmasına başka bir açıdan bakmamızı sağlıyor. Yerli banka ve kredi kartlarıyla yurt dışında yapılan alışverişlerin son on iki aylık toplamı 25,4 milyar dolara ulaşmış. Aylık ortalama yaklaşık 2,1 milyar dolar. 2023 öncesinde bu aylık ortalama 500 milyon doların altındaydı. Yabancı kartlarla Türkiye’de yapılan harcamanın aylık ortalamasıysa yaklaşık 2 milyar dolar. Kart işlemleri turizm gelirlerinin tamamını göstermiyor; yurt dışı harcamanın içinde internet alışverişi gibi işlemler de bulunabiliyor. Ama bu fark üzerinde düşünmeye değer. Türkiye’de bazı hizmetler öyle pahalı hale geliyor ki imkânı olan kişi başka yerde harcamayı tercih ediyor. İmkânı olmayan ise aynı fiyatlarla yaşamaya devam ediyor. Bu veriyi bütün toplum zenginleşti diye okumak, gelir dağılımını tamamen gözden kaçırır. Dışarıda harcanan döviz artarken içeride döviz kazandıran faaliyetlerin güçlenmesi gerekiyor. Bu sabah dolar yaklaşık 49,01 lira, euro 55,58 lira. Kurda sakin bir günlük hareket görmek, ekonominin döviz ihtiyacının da aynı ölçüde sakin olduğu anlamına gelmez. Enerji ödemesi, dış borç ve ithalat devam ediyor. Bu nedenle Merkez Bankası’nın rezervlerini de takip ediyoruz. 25 Eylül haftası için bilanço üzerinden yapılan hesaplamalarda brüt rezerv yaklaşık 171 milyar dolar, swap hariç net rezerv 39,5 milyar dolar tahmin ediliyor. Brüt rakamla net rakam farklı; bankalardan gelen kaynaklar ve geçici döviz işlemleri ayıklandığında kullanılabilir tamponu daha dikkatli değerlendiriyoruz. Aynı hesaplamalarda o hafta yaklaşık 1,8 milyar dolarlık döviz satışı, ay başından itibaren net 9,4 milyar dolarlık satış tahmini var. Rezervdeki her düşüşü döviz satışına eşitlemeyelim. Altının dolar fiyatı düşünce eldeki altının hesaplanan değeri de azalıyor. Son haftada net rezerv hesabında yaklaşık 1,6 milyar dolarlık etki bununla ilişkilendiriliyor. Bununla birlikte döviz satışının sürmesi, kurdaki sakinliğin maliyetini sorgulamamızı gerektiriyor. Bu tahminleri yeni haftalık açıklamayla karşılaştıracağız; kesinleşmiş resmî rezerv verisi gibi kullanmamak lazım. Bugün Türkiye’de saat 10’da dış ticaret ve işgücü verileri de geliyor. Ağustos dış ticareti için öncü açıklamada açık 5,2 milyar dolardı. İşgücünde son bildiğimiz, temmuzda dar tanımlı işsizliğin yüzde 8,1, atıl işgücünün yüzde 30,6 olduğu. Atıl işgücü, eksik çalışanları ve çalışmaya hazır olduğu halde standart işsiz tanımına girmeyen bazı insanları da kapsayan daha geniş bir ölçü. Bu iki oranı birbirinin yerine kullanmayacağız. Fakat işsizliğin düşük görünmesiyle insanların yeterli çalışma ve gelir bulabilmesi arasında fark olduğunu da gözden kaçırmayacağız. Şirketlerin nakit sıkışıklığını, yatırım kararlarını ve üretimdeki zorlanmayı anlatırken sonuçta buraya geliyoruz. Çalışanın önümüzdeki ay kaç saat çalışacağı, ücretinin zamanında yatıp yatmayacağı ve o ücretle ne alabileceği ekonomik tablonun parçası. Gelecek haftaya bakarken Türkiye’de eylül enflasyonunu da gündemimize alacağız. Sadece yıllık oranı izlemek yetmeyecek; aylık artışa, gıdaya, kiraya ve hizmet fiyatlarına bakacağız. Çünkü yıllık oran düşerken market masrafı artmaya devam edebilir. Amerika’da ise 6 Ekim Salı dış ticaret verisi var. Bu haftaki enflasyon ve istihdamla birlikte büyümenin hangi kaynaklarla sürdüğünü anlamamıza yardım edecek. Ben bu sabahın tablosunda rahatlamaya izin veren bazı gelişmeler görüyorum: Petrolde geri çekilme, Amerika’da daha temkinli faiz mesajları, bazı piyasalarda toparlanma. Ama Türkiye’de fonların ödeme meselesi çözülmeden, şirketlerin finansmana erişimi düzelmeden yalnızca ekranların yeşile dönmesi yeterli olmaz. İhtiyacımız olan, tasarruf sahibinin parasına ulaşması, üreticinin hesabını yapabilmesi, çalışanın da geleceğini biraz daha güvenle planlayabilmesi. Hızlı kazanç vaatlerinin, sonradan gelen uyarıların ve belirsiz ödemelerin arasında insanlar yoruldu. Bu yorgunluğu küçümsememek gerekiyor. Ekonomide güveni yeniden kurmak için insanların neye yatırım yaptığını anlayabilmesi, sorumlulukların açıklanması ve kuralların herkese uygulanması lazım. Bugün açıklanacak verileri bu gözle takip edeceğiz. Yayını faydalı bulduysanız paylaşmanız, aynı kaygıları yaşayan başka insanlara ulaşmasını sağlar. Hepinize iyi bir gün diliyorum.