Petrol 100 Doları Aştı, Piyasalar Sarsıldı! TCMB Faizi Sabit Tuttu | Moody’s Kararı Geliyor
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölümde Brent petrolün 100 doların üzerine çıkması, Kızıldeniz ve Hürmüz çevresindeki jeopolitik riskler ile ABD'nin yeni gümrük tarifelerinin küresel enflasyon ve faiz görünümünü nasıl değiştirdiği ele alınıyor. Enerji ve tarife şoklarının tahvil faizlerini, doları, borsaları, altını ve merkez bankalarının gevşeme alanını aynı anda baskıladığı; dünya ekonomisini stagflasyon riskine yaklaştırdığı anlatılıyor. Türkiye tarafında TCMB'nin politika faizini yüzde 37'de sabit tutmasına rağmen fiilî fonlama koşullarının daha sıkı kaldığı, petrol şokunun cari açık, kur ve enflasyon üzerinden erken faiz indirimi ihtimalini zayıflattığı vurgulanıyor. Moody's değerlendirmesi, döviz talebi, sanayi göstergeleri ve küresel ticaret gerilimleri birlikte okunarak yılın geri kalanı için temel riskler sıralanıyor.
Ele Alınan Konular
- Brent petrolün 100 doları aşması ve enerji arzı riski
- ABD tarifeleri, enflasyon ve küresel ticaret savaşı
- Tahvil faizleri, dolar, altın ve borsalardaki fiyatlama
- TCMB'nin faiz kararı ve fiilî para politikası sıkılığı
- Petrol şokunun Türkiye'de cari açık, kur ve enflasyona etkisi
- Moody's değerlendirmesi ve Türkiye'nin risk görünümü
Herkese günaydın. Bugün 24 Temmuz 2026, Cuma. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz.
Bugün gerçekten çok yoğun, hatta son haftaların en kritik ekonomi gündemlerinden biriyle karşınızdayım. Çünkü küresel ekonomide aynı anda üç ayrı şok üst üste biniyor. Birincisi, Brent petrol yeniden 100 doların üzerine çıktı. İkincisi, Amerika Birleşik Devletleri onlarca ülkeye yeni gümrük tarifeleri getirdi. Üçüncüsü, yükselen enerji fiyatları ve tarifeler, daha birkaç hafta önce konuşulan faiz indirimlerini bir anda faiz artırımı tartışmasına çevirdi.
Türkiye açısından bu tablo çok önemli. Çünkü Türkiye enerji ithal eden, kur geçişkenliği yüksek ve enflasyon beklentileri zaten kırılgan bir ekonomi. Dolayısıyla petrolün 100 doları aşması yalnızca benzin ve motorin fiyatı demek değil. Bu, cari açık, döviz talebi, üretim maliyetleri, gıda fiyatları, enflasyon beklentileri ve Merkez Bankası’nın faiz politikası üzerinde aynı anda baskı demek.
Önce küresel şokun merkezinden başlayalım. Brent petrol, dün yüzde 7 civarında yükseldikten sonra bu sabah 100 doların üzerinde kalmaya devam ediyor. Haftalık artış yüzde 14’e yaklaştı. Temmuz ayı içindeki toplam yükseliş ise yüzde 40’a yaklaşıyor. Fiyatı yukarı iten temel gelişme, Yemen’deki Husilerin Kızıldeniz’de iki Suudi petrol tankerine saldırması oldu. Bu saldırılar, zaten fiilen büyük ölçüde kapanmış bulunan Hürmüz Boğazı’nın yanına ikinci bir kritik darboğaz daha ekledi: Babülmendep Boğazı.
Buradaki asıl mesele şudur. Suudi Arabistan ve bazı Körfez ülkeleri, Hürmüz’deki risk nedeniyle petrolün bir kısmını boru hatlarıyla Kızıldeniz’e yönlendiriyordu. Şimdi Kızıldeniz güzergâhı da tehdit altına girince, dünya petrol ticaretinin iki ana çıkış noktası aynı anda riskli hale geldi. Tankerlerin Afrika’nın güneyinden dolaşması, teslimat süresini haftalarca uzatıyor ve sefer başına maliyeti milyonlarca dolar artırıyor. Yani sorun yalnızca fiziksel arz kaybı değil; sigorta, navlun, teslimat süresi ve stok maliyetlerinin de hızla yükselmesi.
Piyasaların korktuğu senaryo, kısa süreli bir fiyat sıçramasından çok daha ciddi. Eğer bu iki deniz yolu uzun süre aksarsa, petrol şoku kalıcı hale gelebilir. O zaman enerji maliyetleri yalnızca ulaşımı değil, gübreyi, tarımı, plastiği, kimyayı, lojistiği ve neredeyse bütün sanayi zincirini etkiler. Bu nedenle petrol, ekonomistler açısından bazen gizli bir vergi gibi çalışır. Hanehalkının başka alanlarda harcayabileceği geliri emer, şirketlerin maliyetini artırır ve ekonomiyi yavaşlatırken enflasyonu yükseltir. Buna stagflasyon riski diyoruz.
Üstelik petrol şokuna şimdi bir de yeni ticaret savaşı ekleniyor. Trump yönetimi, zorla çalıştırılan işgücünden üretilen mallara karşı yeterli önlem almadıkları gerekçesiyle 60 ticaret ortağından gelen ürünlere yüzde 10 ile yüzde 12,5 arasında yeni tarifeler uygulamaya başladı. Bu ülkeler, Amerika’nın ithalatının neredeyse tamamını kapsıyor. Dolayısıyla dünya ekonomisi aynı anda iki maliyet şokuyla karşı karşıya: enerji şoku ve tarife şoku.
Bu ikisinin ortak sonucu enflasyon. Petrol bir anlamda bütün ekonomiye yayılan maliyet vergisi; gümrük tarifesi ise ithal malların fiyatını doğrudan yükselten bir başka vergi. Bu nedenle tahvil piyasaları sert tepki verdi. Amerika’nın 10 yıllık tahvil faizi yüzde 4,70’in üzerine çıktı. 30 yıllık faiz yüzde 5’in üzerinde ve son 19 yılın zirvelerine yaklaşıyor. Dolar güçleniyor. Japon yeni dolar karşısında 40 yılın en düşük seviyeleri civarında. Daha geçen hafta piyasalar Amerikan Merkez Bankası’nın ne zaman faiz indireceğini tartışıyordu. Bugün ise gelecek hafta faiz artırımı ihtimali bile fiyatlanıyor.
Bu dönüşüm çok önemli. Çünkü finansal piyasalarda yalnızca mevcut faiz değil, gelecekteki faiz yolu fiyatlanır. Petrol 100 doların üzerinde kalır, tarifeler de tüketici fiyatlarına geçerse, merkez bankaları büyüme yavaşlasa bile gevşeyemez. Hatta enflasyon beklentilerini kontrol etmek için yeniden sıkılaşmak zorunda kalabilirler.
Avrupa Merkez Bankası da dün mevduat faizini yüzde 2,25’te sabit tuttu. Ancak kararın tonu rahat değildi. Enerji şokunun süresi ve ikincil etkileri yakından izlenecek. Bazı üyelerin faiz artırımını gündeme getirdiği açıklandı. Piyasa şimdi eylül toplantısında bir faiz artırımına ciddi olasılık veriyor. Yani Avrupa’da da faizler ne zaman düşecek sorusundan faizler yeniden yükselir mi sorusuna dönüldü.
Borsalar da bu tabloyu sevmedi. S&P 500 dün yüzde 1,2, Nasdaq yüzde 2’den fazla geriledi. Asya’da Japonya Nikkei yaklaşık yüzde 3 düşerken, Güney Kore borsasındaki kayıp gün içinde çok daha sert seviyelere ulaştı. Üstelik satışın nedeni yalnızca petrol değil. Yapay zekâ yatırımlarının ne kadar büyük nakit tükettiği de yatırımcıları rahatsız etmeye başladı. Tesla yaklaşık yüzde 14, Alphabet ise yaklaşık yüzde 7 geriledi. Şirketler yapay zekâ altyapısı için devasa sermaye harcamaları yapıyor, fakat bu harcamaların ne kadar hızlı gelir ve kâra dönüşeceği belirsiz.
Burada ilginç bir çelişki var. Yapay zekâ uzun vadede verimliliği artırabilir; ancak kısa vadede veri merkezleri, çipler, elektrik ve altyapı için çok büyük nakit gerekiyor. Faizlerin yüksek kaldığı bir dünyada, gelecekte elde edilmesi beklenen kazançların bugünkü değeri düşüyor. Bu yüzden teknoloji hisseleri aynı anda hem enerji maliyetine, hem tahvil faizine, hem de yatırım harcamasına karşı hassas hale geliyor.
Burada altınla ilgili ters görünen bir gelişmeyi de açıklamak gerekiyor. Normal koşullarda savaş ve enflasyon korkusu altını destekler. Fakat bu kez ons altın 4 bin 30 dolar civarına geriledi, gümüş de sert düştü. Bunun nedeni, petrol şokunun enflasyonu yükseltirken aynı zamanda Amerikan tahvil faizlerini ve doları güçlendirmesi. Altın faiz getirmeyen bir varlık olduğu için, güvenli Amerikan tahvillerinin getirisi yükseldiğinde altın tutmanın fırsat maliyeti artıyor. Dolayısıyla jeopolitik risk altını yukarı iterken, yüksek faiz ve güçlü dolar aşağı çekiyor. Bugünkü fiyatlama, ikinci etkinin şimdilik daha baskın olduğunu gösteriyor.
Şimdi Türkiye’ye dönelim. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası dün politika faizini beklendiği gibi yüzde 37’de sabit tuttu. Gecelik borç verme faizi yüzde 40, gecelik borçlanma faizi yüzde 35,5 olarak korundu. Ancak burada kâğıt üzerindeki politika faiziyle fiilî fonlama koşullarını ayırmak gerekiyor. Merkez Bankası mart ayından beri haftalık repo fonlamasını kullanmıyor ve piyasadaki fazla likiditeyi çekiyor. Bu nedenle bankalararası gecelik faiz yüzde 40 civarında, yani koridorun üst bandında oluşuyor. Kısacası resmî politika faizi yüzde 37 olsa da fiilî sıkılık yüzde 40’a yakın.
Karar metninde üç olumsuz, bir olumlu vurgu vardı. Birinci olumsuz vurgu, enflasyonun ana eğiliminin haziranda yalnızca sınırlı biçimde gerilemiş olmasıydı. İkincisi, öncü verilerin temmuz ayında geçici bir yükselişe işaret etmesiydi. Üçüncüsü, jeopolitik belirsizlikler nedeniyle enerji fiyatlarının yeniden yükselmesiydi. Tek olumlu unsur, iç talepteki zayıflamanın belirginleşmesiydi.
Fakat iç talebin zayıflaması tek başına yeterli değil. Çünkü Türkiye’de enflasyon yalnızca talep tarafından belirlenmiyor. Kur, enerji, vergi ayarlamaları, yönetilen fiyatlar ve beklentiler çok güçlü. Petrol fiyatı 100 doların üzerinde kalırsa, enerji ithalat faturası büyür. Bu cari açığı artırır, döviz talebini yükseltir ve kur üzerindeki baskıyı güçlendirir. Kur artışı da ithal girdi maliyetleri üzerinden enflasyona taşınır. Dolayısıyla talep zayıflarken maliyet enflasyonu güçlenebilir.
Bu nedenle eylül ayında faiz indirimi ihtimalini ben de oldukça düşük görüyorum. Merkez Bankası teknik olarak haftalık repo ihalelerine yeniden başlayarak fiilî faizi yüzde 40’tan yüzde 37’ye çekebilir. Bunun için Para Politikası Kurulu toplantısını beklemesi de gerekmiyor. Ancak mevcut petrol, kur ve beklenti görünümünde böyle bir adımın erken verilmiş bir gevşeme sinyali olarak algılanma riski yüksek.
Özellikle döviz mevduatındaki son hareket dikkat çekici. 17 Temmuz haftasında gerçek kişilerin döviz mevduatı sınırlı azalırken, şirketlerin döviz mevduatı 5,6 milyar dolar arttı. Döviz cinsi emeklilik ve yatırım fonu portföyleri de 0,8 milyar dolar yükseldi. Toplamda yerleşiklerin döviz ve dövize endeksli varlıkları bir haftada 6,1 milyar dolar arttı. Yani tasarruf sahibinin ve şirketlerin dövize ilgisi bitmiş değil.
Yabancı yatırımcı tarafında ise güçlü bir girişten söz edemiyoruz. TL cinsi tahvil ve hisse portföyü yaklaşık 200 milyon dolar arttı, swap pozisyonları yataya yakın kaldı. Toplam portföy girişi yaklaşık 100 milyon dolar düzeyinde hesaplanıyor. Bu rakamlar, Türkiye’ye dönük ilginin sürdüğünü ama henüz güçlü ve kalıcı bir sermaye akımına dönüşmediğini gösteriyor.
Piyasa göstergeleri de temkinli. Dolar kuru bu sabah 47 lira 34 kuruş civarında. Türkiye’nin beş yıllık kredi risk primi 246 baz puana yükseldi. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 42,46’ya çıktı. Borsa İstanbul ise küresel satış baskısından ve Merkez Bankası’nın sıkı duruşundan etkileniyor.
Ekonominin reel tarafında da karışık bir tablo var. Tüketici güven endeksi temmuzda 1,9 puan artarak 89,8’e yükseldi ve Mayıs 2023’ten bu yana en yüksek seviyesine ulaştı. Fakat 100’ün altındaki değerler hâlâ kötümserliğe işaret ediyor. Ayrıca tüketici güvenindeki artışa rağmen, gelecek 12 ayda dayanıklı tüketim malı alma eğilimi geriledi ve enflasyon algısı olumsuz kalmaya devam etti.
Sanayi tarafı daha zayıf. Reel sektör güven endeksi 102’den 101,2’ye geriledi. Kapasite kullanım oranı yüzde 73,8’e inerek son 10 ayın en düşük seviyesini gördü. Siparişlerin mevcut durumu ve yatırım harcamaları zayıflıyor. İhracat siparişi beklentilerinde bir miktar iyileşme var, fakat genel sanayi faaliyeti tarihsel eğilimin belirgin biçimde altında. Yani tüketici güveni toparlanıyor gibi görünürken üretim ve yatırım tarafında güç kaybı var. Bu ayrışmayı dikkatle izlemek gerekiyor.
Bugün Moody’s’in Türkiye değerlendirmesi de izlenecek. Mevcut not Ba3 ve görünüm durağan. Bu not yatırım yapılabilir seviyenin üç kademe altında. Olası bir olumlu adım elbette piyasa açısından destekleyici olur; fakat kredi notunun tek başına petrol şokunu, enflasyon katılığını veya döviz talebini ortadan kaldırması mümkün değil.
Şimdi Çin’e geçelim. Çünkü bugünün en önemli ama Türkiye’de yeterince tartışılmayan hikâyelerinden biri burada. Çin ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 4,3 büyüdü. İlk yarı büyümesi yüzde 4,7 oldu. İhracat yüzde 13,4, ithalat yüzde 22,1 arttı. Fakat perakende satışlar yalnızca yüzde 1,3 büyüdü; sabit sermaye yatırımları yüzde 5,7, gayrimenkul yatırımları ise yüzde 18 geriledi.
Bu tablo, Çin’in üretim ve ihracatta güçlü, iç talepte ise zayıf olduğunu gösteriyor. Çin hükümeti bu nedenle 2030’a kadar perakende satışları yaklaşık 50 trilyon yuandan 60 trilyon yuana çıkarmayı hedefleyen özel bir tüketim planı hazırladı. Fakat insanlara daha fazla harcayın demek yetmez. Harcama kapasitesi gelir, servet ve sosyal güvenceyle ilgilidir.
Planın en doğru tarafı da bunu kabul etmesi. Asgari ücretlerin artırılması, emeğin ve becerinin daha iyi ödüllendirilmesi, sağlık ve emeklilik güvencesinin güçlendirilmesi, eğitim, bakım ve yaşlı hizmetlerinin genişletilmesi hedefleniyor. Konut piyasasının istikrarı da kritik. Çünkü Çinli hanelerin servetinin çok büyük bölümü gayrimenkulde tutuluyor. Ev fiyatları düştüğünde yalnızca inşaat değil, hanehalkının kendini ne kadar zengin hissettiği ve ne kadar harcamaya cesaret ettiği de etkileniyor.
Çin ayrıca sermaye piyasasında istikrarlı ve yavaş bir yükseliş, yani sıradan yatırımcının servetini koruyabildiği bir yavaş boğa piyasası istiyor. Bu yaklaşımın özünde çok önemli bir ders var: Tüketimi sürdürülebilir biçimde artırmak için kredi kartı limitlerini yükseltmek değil, insanların gelirini, servet güvenliğini ve geleceğe olan güvenini artırmak gerekir.
Aynı gün Avrupa Birliği’nin Google’a 890 milyon avro ceza vermesi de küresel ekonominin başka bir yönünü gösteriyor. Avrupa Komisyonu, Google’ın arama ve uygulama mağazasında kendi hizmetlerini rakiplerine karşı kayırdığını belirledi. Bu yalnızca bir rekabet cezası değil. Avrupa’nın Amerikan teknoloji devleri karşısında dijital egemenlik ve piyasa düzenleme kapasitesi kurma çabasının parçası.
Bir başka dikkat çekici haber İngiltere’den geldi. Aralarında spor, sanat ve iş dünyasından tanınmış isimlerin de bulunduğu 120 varlıklı kişi, yeni hükümete mektup yazarak servet üzerinden daha fazla vergi ödemeye hazır olduklarını söyledi. Önerdikleri model, 10 milyon sterlinin üzerindeki servete yüzde 2 oranında vergi uygulanması. Bu çağrı tek başına vergi politikasını değiştirmez; fakat dünyada eşitsizlik tartışmasının hangi noktaya geldiğini gösteriyor. Buradaki ekonomik soru, zenginlerin gönüllü olarak çek yazıp yazmaması değil. Vergi sisteminin emek gelirini mi, yoksa büyük servetleri mi daha fazla vergilendirdiği sorusudur. Ücretli çalışan gelirini saklayamazken, büyük servet sahipleri varlık yapısı, şirketler ve vergi planlaması yoluyla yüklerini azaltabiliyor. Bu nedenle servet vergisi tartışması, yalnızca gelir toplama değil, vergi adaleti tartışmasıdır.
Amerika ile Kanada arasındaki 4,5 milyar dolarlık yeni Gordie Howe Köprüsü’nün açılışında yaşananlar da ticaret savaşının sembolik bir özeti. Detroit ile Windsor’u bağlayan köprü, iki ülke arasındaki otomotiv ve sanayi ticaretini hızlandırmak için inşa edildi. Bu sınırdan her gün yüz milyonlarca dolarlık mal geçiyor. Fakat açılış, Trump yönetiminin Kanada’ya yönelik tarife baskısı ve köprünün gelir paylaşımı konusundaki anlaşmazlık nedeniyle ortak kutlama olmaktan çıktı. Kanada, köprünün maliyetini büyük ölçüde üstlenmiş olmasına rağmen, açılışın gerçekleşebilmesi için gelir paylaşımında yeni bir taviz vermek zorunda kaldı.
Bu olay bize altyapının da artık jeopolitik pazarlık aracı haline geldiğini gösteriyor. Köprüler, limanlar, boru hatları, çip fabrikaları ve veri merkezleri yalnızca ekonomik yatırım değil; ülkelerin birbirlerine karşı kullandığı stratejik varlıklar. Verimlilik amacıyla kurulan küresel tedarik zincirleri, güvenlik kaygılarıyla yeniden düzenleniyor. Bunun bedeli ise çoğu zaman daha yüksek fiyat, daha düşük rekabet ve daha yavaş büyüme oluyor.
Amerika’nın 60 ülkeye yeni tarifeler uyguladığı, Avrupa’nın Google’a ceza verdiği, Kanada ile Amerika arasındaki yeni köprünün açılışının bile tarife kavgasının gölgesinde kaldığı bir dünyadayız. Küreselleşme bitmiyor; fakat daha pahalı, daha siyasi ve daha güvensiz bir biçime dönüşüyor. Ticaret yolları artık yalnızca ekonomik değil, jeopolitik araçlar. Teknoloji platformları yalnızca şirket değil, düzenleyici çatışmaların aktörleri. Enerji ise yeniden ulusal güvenliğin merkezinde.
Bu noktada önemli bir uyarı yapalım. Piyasalardaki günlük rakamlar çok hızlı değişebilir; fakat asıl yönü belirleyen mekanizma daha yavaş işler. Petrolün birkaç saat 100 doların üzerine çıkmasıyla, aylar boyunca bu seviyede kalması aynı şey değildir. Merkez bankaları da tek bir fiyat hareketine değil, şokun kalıcılığına, beklentilere ve ücret-fiyat davranışına bakar. Bu nedenle önümüzdeki birkaç hafta, bugünkü paniğin geçici bir dalga mı yoksa yeni bir küresel enflasyon rejiminin başlangıcı mı olduğunu gösterecek.
Bugünün bütün haberlerini tek bir cümlede toplarsak şunu söyleyebiliriz: Dünya ekonomisi aynı anda enerji şoku, ticaret savaşı ve yüksek faiz baskısıyla karşı karşıya. Türkiye’nin bu ortamda aceleci bir faiz indirimi yapması son derece riskli olur. Çin’in iç tüketimi güçlendirme çabası ise bize başka bir şeyi hatırlatıyor: Kalıcı büyüme, yalnızca üretmekle değil, üretilen geliri hanelere aktarabilmekle mümkündür.
Önümüzdeki günlerde üç göstergeyi özellikle takip edeceğiz. Birincisi, Brent petrol 100 doların üzerinde kalıcı olacak mı? İkincisi, Amerika ve Avrupa’da faiz artırımı beklentileri daha da güçlenecek mi? Üçüncüsü, Türkiye’de döviz talebi ve enflasyon beklentileri yeniden bozulacak mı?
Bu üç sorunun cevabı, yalnızca piyasaların değil, yılın geri kalanında cebimizin, kredilerimizin, döviz kurunun ve enflasyonun yönünü de belirleyecek.
Bugünlük benden bu kadar. Yayını yararlı bulduysanız beğenmeyi, kanala abone olmayı ve bildirimleri açmayı unutmayın. Sorularınızı canlı sohbet bölümüne yazabilirsiniz. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.