Roma’da Her Yerde Neden SPQR Yazıyor?
Bu Bölüm Hakkında
Roma’da rögar kapaklarından belediye binalarına kadar görülen SPQR, “Senato ve Roma Halkı” anlamına gelir ve kamusal iktidarın tek bir hükümdarın mülkü olmadığını anlatan bir siyasal iddiayı taşır. Bu bölüm, Roma Cumhuriyeti’nin kurumlarını ve sınırlı yurttaşlık anlayışını ele alarak cumhuriyet ile demokrasinin aynı şey olmadığını gösteriyor. Roma’daki sınıfsal eşitsizliklerin, köle emeğinin ve kurumsal çürümenin Cumhuriyet’in çöküşünü nasıl hazırladığı incelenirken, modern demokrasilerde seçimlerin tek başına yeterli olmadığı vurgulanıyor. SPQR’nin bugüne bıraktığı temel soru ise şu: Halk adına konuşan iktidar gerçekten halk tarafından denetlenebiliyor mu?
Ele Alınan Konular
- SPQR ve Roma Cumhuriyeti
- Cumhuriyet ve demokrasi farkı
- Yurttaşlık ve siyasal temsil
- Kurumlar ve iktidarın sınırlandırılması
- Ekonomik eşitsizlik ve demokratik gerileme
Roma’da Her Yerde SPQR Yazıyor: Peki Halk Nerede? Roma’da tarihle karşılaşmak için müzeye girmeniz gerekmiyor. Hatta bazen başınızı kaldırmanıza bile gerek yok. Yere bakmanız yeterli. Bir rögar kapağında görüyorsunuz. Sonra bir çeşmenin üzerinde, bir belediye binasında, bir çöp kutusunda… Dört harf sürekli karşınıza çıkıyor: S, P, Q, R. Kolezyum yıkılmış, imparatorluk çökmüş, Sezarlar gitmiş, rejimler değişmiş; ama bu dört harf hâlâ Roma’nın kaldırımlarında duruyor. Şehrin kanalizasyon kapağı bile iki bin yılı aşan bir siyasal iddiayı taşıyor. SPQR, “Senatus Populusque Romanus” demek. Türkçesiyle, “Roma Senatosu ve Roma Halkı.” Yani devlet, bir kralın ya da imparatorun şahsi mülkü değil; Senato ile halkın ortak varlığıdır. Peki gerçekten öyle miydi? Hangi halktan söz ediliyordu? Kadınlar bu halkın içinde miydi? Köleler, yoksullar, yabancılar? Roma bir demokrasi miydi? Cumhuriyet ile demokrasi aynı şey mi? Ve en önemlisi, bir devletin her yerine “halk” yazmak, iktidarın gerçekten halka ait olduğunu gösterir mi? Bugün Roma’da her yerde karşımıza çıkan SPQR’nin hikâyesini konuşacağız. Ama aslında dört Latin harfinden çok daha büyük bir meseleyi tartışacağız: Cumhuriyet nedir, demokrasi nedir, halk kimdir ve halk adına kullanılan iktidar nasıl denetlenir? En başta romantizmi bir kenara bırakalım. Roma Cumhuriyeti, bugünkü anlamda eşitlikçi bir demokrasi değildi. Kadınlar yurttaş sayılabilseler de oy kullanamıyor ve siyasi görev üstlenemiyorlardı. Köleleştirilmiş insanlar hukuken kişi değil, efendilerinin mülküydü. Roma yurttaşı olmayanların siyasal hakkı yoktu. Oy verebilen erkek yurttaşların etkisi bile servetlerine ve dahil oldukları oy grubuna göre eşit değildi. Dolayısıyla Roma’yı, herkesin agorada el kaldırdığı kusursuz bir özgürlük ülkesi gibi anlatmak tarih değil, nostalji üretmektir. O düzen fetihlerle büyümüş, köle emeğine dayanmış ve çok derin sınıfsal hiyerarşiler yaratmıştı. “Halk” kelimesi vardı ama halkın sınırları son derece dardı. Yine de SPQR’nin önemli bir fikri temsil ettiğini söyleyebiliriz. Bunun için Roma’nın krallık döneminden cumhuriyete geçişine bakmak gerekiyor. Geleneksel tarihe göre Romalılar MÖ 509 yılında son krallarını kovdular. Bir daha bir kişinin ömür boyu ve kalıtsal biçimde devlete sahip olmasını istemiyorlardı. Kurdukları yeni düzene “res publica” dediler. Res publica, kelime anlamıyla “kamusal şey”, “kamunun işi” ya da “halka ait mesele” demektir. Bugün kullandığımız cumhuriyet kavramının kökü burada bulunuyor. Bu fikir basit ama devrimci bir ayrım yapıyordu: Devlet, yöneticinin evi değildir. Hazine, yöneticinin kasası değildir. Makam, onu işgal eden kişinin mülkü değildir. Yönetme yetkisi kişiden önce vardır ve kişiden sonra da devam eder. Roma bu düşünceyi kusursuz biçimde hayata geçirmedi. Ama iktidarı tek kişiden ayırıp farklı kurumlara bölmeye çalıştı. En üstte bir kral yerine iki konsül vardı. Konsüller aynı anda görev yapıyor, birbirlerinin kararlarını engelleyebiliyor ve normal koşullarda yalnızca bir yıl görevde kalıyordu. Böylece hem süre hem de yetki bakımından iktidara sınır getiriliyordu. Senato büyük ölçüde seçkinlerden ve eski devlet görevlilerinden oluşuyordu. Doğrudan halk tarafından seçilmiyordu; fakat maliye, dış politika ve devlet yönetiminde muazzam bir ağırlığa sahipti. Halk meclisleri ise yöneticileri seçiyor, yasalar konusunda karar verebiliyor ve bazı davalarda hüküm kurabiliyordu. Pleb tribünleri, sıradan yurttaşları yöneticilerin keyfî işlemlerine karşı korumak için veto yetkisi kullanabiliyordu. Yunan tarihçi Polybios, bu düzeni karma bir anayasa olarak tarif etmişti. Konsüllerde monarşik, Senatoda aristokratik, halk meclislerinde ise demokratik bir unsur görüyordu. Bu kurumların her biri diğerine ihtiyaç duyuyor, hiçbiri teorik olarak devletin tamamına tek başına sahip olamıyordu. İşte SPQR tam olarak bu ortaklığı anlatıyordu: Senato ve Roma halkı. Devlet adına yapılan işin meşru sahibi tek bir komutan, tek bir aile ya da tek bir kurum değildi. Kamusal otorite, en azından iddia düzeyinde, Senato ile halkın birlikteliğinden doğuyordu. Burada küçük ama çok güzel bir dil ayrıntısı var. SPQR’deki Q, ayrı bir kelimenin baş harfi değil. Latince “-que” eki, “ve” anlamına geliyor ve “populus” kelimesinin sonuna ekleniyor: Populus-que, yani “halk ve…” Belki de dört harfin en önemlisi Q’dur. Çünkü bütün siyasi sistem o küçücük “ve” bağlacının üzerinde duruyor. Senato ve halk. Kurumlar ve yurttaşlar. Yönetme kapasitesi ve demokratik meşruiyet. Biri diğerini ortadan kaldırmıyor. Senato halkın yerine geçmiyor, halk adına konuşan bir lider de bütün kurumların yerine geçemiyor. Cumhuriyet, farklı güçlerin aynı kamusal düzen içinde birbirini sınırlayabilmesidir. Fakat Roma’daki halk, yöneticilerden haklarını bir hediye olarak almadı. Cumhuriyetin ilk dönemlerinde bütün önemli makamlar patricilerin, yani ayrıcalıklı ailelerin kontrolündeydi. Borç altında ezilen ve fethedilen topraklardan pay alamayan plebler şehirden topluca çekildiler, kendi meclislerini kurdular ve siyasi sistemi çalışamaz hâle getirdiler. Bu mücadeleler sonucunda tribünlük makamı ortaya çıktı, hukuk kurallarının yazılı hâle gelmesi sağlandı ve plebler zamanla daha fazla siyasi hak kazandı. Yani Roma Cumhuriyeti’nin görece katılımcı kurumları, seçkinlerin ileri görüşlülüğünden değil, aşağıdan gelen toplumsal baskıdan doğdu. Bu bize cumhuriyet tarihinin ilk önemli dersini veriyor: Haklar genellikle yukarıdan bağışlanmaz; aşağıdan talep edilir. İktidarı sınırlayan kurumlar da iyi yöneticilerin lütfu değildir. Kötü bir yöneticinin neler yapabileceği düşünülerek kurulur. Ama hikâyenin başka bir tarafı daha var. Pleblerin elde ettiği siyasal eşitlik, bütün yoksulların ekonomik ya da fiilî eşitliği anlamına gelmedi. Zengin pleb aileleri zamanla patricilerle birlikte yeni bir yönetici sınıfa dönüştü. Halkın bir kısmı sisteme dahil edildi; fakat servet, bağlantı ve makam yine dar bir çevrede yoğunlaştı. Demek ki bir gruptan birkaç kişiyi yönetime almak, o grubun tamamını temsil etmek anlamına gelmiyor. Yoksul bir aileden gelen bir siyasetçinin zenginleşerek seçkinlere katılması, yoksulların iktidara gelmesi değildir. Temsilcinin kimliği kadar kime karşı hesap verdiği ve hangi çıkarları savunduğu da önemlidir. Şimdi kritik ayrımı yapalım: Cumhuriyet ile demokrasi aynı şey değildir. En dar anlamıyla cumhuriyet, devlet başkanlığının kalıtsal bir hanedana ait olmadığı bir yönetim biçimidir. Fakat adında “cumhuriyet” yazan bir ülke otoriter olabilir. Buna karşılık sembolik bir krala sahip bazı ülkeler demokratik kurumlarla yönetilebilir. Demokrasi ise yalnızca kralın bulunmaması değildir. Yöneticilerin özgür ve adil seçimlerle belirlenebilmesi, değiştirilebilmesi, muhalefetin iktidara gelebilmesi, basının eleştirebilmesi, yargının keyfî gücü sınırlayabilmesi, yurttaşların örgütlenebilmesi ve herkesin eşit siyasi statüye sahip olmasıdır. Seçim demokrasinin vazgeçilmez şartıdır ama tamamı değildir. Çünkü seçim, iktidarın kime verileceğini söyler; o iktidarın nasıl kullanılacağını tek başına söylemez. Sandıktan birinci çıkmak, ülkenin tapusunu kazanmak değildir. Seçilmiş olmak, yasayı aşma, mahkemeyi susturma, muhalefeti düşman sayma ya da kamu kaynaklarını kendi taraftarlarına dağıtma yetkisi vermez. Bizim Anayasamızın 6. maddesi “Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir” der. Fakat madde orada bitmez. Milletin egemenliğini Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organlar eliyle kullanacağını da söyler. Yani kayıtsız şartsız olan hükümetin gücü değil, halkın egemenliğidir. Hükümetin yetkisi ise tam tersine kayıtlı, şartlı, sınırlı ve geçicidir. Bu nedenle “Millet bizi seçti, istediğimizi yaparız” cümlesi demokratik değil, demokratik bir kavramın otoriter yorumudur. Millet yalnızca iktidara oy verenlerden oluşmaz. Muhalefete oy veren de sandığa gitmeyen de eleştiren gazeteci de protesto eden öğrenci de aynı halkın parçasıdır. Çoğunluk yönetme hakkını kazanır; halkın geri kalanını halk olmaktan çıkarma hakkını değil. İşte Roma’daki “populus”, yani halk kelimesinin bugün bize sordurduğu en önemli soru budur: Halk dediğimiz kümenin sınırını kim çiziyor? Roma’da kadınlar, köleler ve yurttaş olmayanlar dışarıda bırakılmıştı. Modern demokrasinin tarihi ise bu P harfinin içine daha fazla insanı dahil etme mücadelesidir. Kadınların oy hakkı, köleliğin kaldırılması, mülksüzlerin yurttaş sayılması, işçi sınıfının örgütlenmesi, ırksal ayrımların hukuken kaldırılması ve gençlerin siyasal hak kazanması… Demokrasi bir sabah eksiksiz biçimde icat edilmedi. Yüzyıllar boyunca “halk” denilen topluluğun genişletilmesiyle kuruldu. Bu yüzden bugün demokrasinin ölçüsü yalnızca çoğunluğun ne kadar yüksek sesle konuşabildiği değildir. Azınlığın korkmadan konuşabilmesi, iktidarı eleştirenin özgürlüğünü kaybetmemesi ve bugünün azınlığının yarın çoğunluğa dönüşebilmesi de gerekir. Gerçek demokrasi, iktidarın seçim kazanmasından çok iktidarı seçim kaybettiğinde devredebilme kapasitesiyle sınanır. Roma Cumhuriyeti’nin hikâyesi, kurumların neden tek başına yeterli olmadığını da gösteriyor. Roma’da konsüller, Senato, meclisler, seçimler, vetolar ve yazılı kurallar vardı. Buna rağmen Cumhuriyet çöktü. Çünkü hiçbir anayasa, onu ayakta tutan toplumsal ve ekonomik koşullardan bağımsız yaşayamaz. Roma genişledikçe fetihlerden muazzam bir servet aktı. Fakat bu servet eşit dağılmadı. Büyük toprak sahipleri güçlenirken birçok küçük çiftçi toprağını kaybetti. Köle emeği üretimin önemli bir parçasına dönüştü. Zenginlerle yoksullar arasındaki uçurum büyüdü; siyasi makamlar ortak iyiliğe hizmet etmekten çok seçkinler arasındaki rekabetin ödülüne dönüştü. Metropolitan Museum’un Roma Cumhuriyeti değerlendirmesi de genişleyen imparatorluğu yönetmenin yükü ile yeni servetten kazanç sağlayanlar ve yoksullaşan yurttaşlar arasındaki büyüyen uçurumun toplumsal çözülme ve siyasi kargaşa yarattığını vurguluyor. Cumhuriyeti yalnızca Sezar’ın ihtirası yıkmadı. Sezar’ı mümkün kılan eşitsizlik, şiddet ve kurumsal çürüme vardı. Siyasette şiddet normalleşti. Gracchus kardeşlerin reform girişimleri kanla bastırıldı. Sulla ordusuyla Roma’ya yürüdü ve düşman listeleri hazırladı. Generallerin askerleri devletten çok komutanlarına bağlandı. Julius Caesar Rubicon’u geçtiğinde yalnızca bir nehri değil, askerî güç ile sivil siyaset arasındaki sınırı da aşmış oldu. Her olağanüstü uygulama, kendisinden sonraki olağanüstülüğe gerekçe yarattı. Bir taraf rakibini devlet düşmanı ilan etti; öteki taraf iktidara geldiğinde aynı araçları daha sert kullandı. Kurallar tamamen yok olmadı ama kimsenin uymak istemediği törenlere dönüştü. Cumhuriyetin dili yaşamaya devam ederken cumhuriyetçi davranış ortadan kalktı. Uzun iç savaşların ardından Augustus iktidarı tek elde topladı. Fakat Roma’ya çıkıp “Cumhuriyeti bitirdim, artık monarşi var” demedi. Tam tersine, cumhuriyeti yeniden kurduğunu söyledi. Senato kaldı, konsüller seçilmeye devam etti, eski makamların adları korundu. Fakat ordunun, eyaletlerin ve gerçek karar mekanizmasının belirleyici bölümü artık bir kişinin kontrolündeydi. SPQR de bir anda ortadan kalkmadı. İmparatorluk döneminde kullanılmaya devam etti. Örneğin Titus Takı’nın üzerindeki yazı, yapıyı “Senato ve Roma Halkı”nın imparator Titus’a adadığını söyler. Cumhuriyet gitmişti ama cumhuriyetin kelimeleri mermerin üzerinde duruyordu. Belki de SPQR’nin günümüze bıraktığı en kuvvetli uyarı budur: Bir rejimin kavramları, o kavramların içeriğinden daha uzun yaşayabilir. Meclis yerinde durabilir ama denetleyemez. Mahkeme binası açık olabilir ama bağımsız karar veremez. Seçim yapılabilir ama iktidar ile muhalefet aynı koşullarda yarışamaz. Gazete basılabilir ama gazeteci özgürce yazamaz. Demokrasi çoğu zaman bir gecede, bütün sandıklar kaldırılarak sona ermez. Önce seçenekler zayıflatılır, denetim kurumları etkisizleştirilir, kamu ile iktidar partisi arasındaki çizgi silinir. Sonra geriye isimler ve törenler kalır. Tıpkı Cumhuriyet sonrasında Roma’da SPQR’nin kalması gibi. Bugünün demokrasi araştırmaları da bu nedenle yalnızca sandıkların bulunup bulunmadığına bakmıyor. V-Dem demokrasiyi seçimsel, liberal, katılımcı, müzakereci ve eşitlikçi boyutlarıyla değerlendiriyor. Bir ülkede düzenli seçim yapılırken ifade özgürlüğü gerileyebilir, yargı bağımsızlığını kaybedebilir, muhalefetin örgütlenme imkânı daralabilir. Böyle bir rejim seçim görüntüsünü korurken demokratik niteliğini aşındırabilir. Üstelik bu aşınma çoğu zaman tanklarla değil, kanunlar ve idari kararlarla gerçekleşir. Her adım tek başına teknik veya geçici gösterilir. Bir gazeteci susturulur, bir belediyenin yetkisi alınır, bir mahkemenin alanı daraltılır, bir olağanüstü yetki kalıcılaşır. Parçalar birleştiğinde sandık duruyor olabilir; fakat iktidarı değiştirecek toplumsal ve kurumsal yollar kapanmıştır. Bu dört harfin başka rejimler tarafından kullanılabilmesi de aynı gerçeği gösteriyor. Mussolini’nin faşist yönetimi antik Roma’nın mimarisini, kartalını, lejyonlarını ve SPQR simgesini yoğun biçimde sahiplendi. Diktatörlük kendisini cumhuriyetçi yapmadı; cumhuriyetin prestijini kendi iktidarına giydirmeye çalıştı. Bir sembolün anlamı, onu kullananın karakterini otomatik olarak değiştirmez. O hâlde cumhuriyeti gerçek yapan nedir? Modern cumhuriyetçi düşüncenin önemli cevaplarından biri, özgürlüğü keyfî tahakküm altında yaşamamak olarak tarif eder. Özgür olmak yalnızca yöneticinin bugün size karışmaması değildir. İsterse yarın hiçbir engelle karşılaşmadan hayatınızı değiştirebilecek olması da bir özgürlük sorunudur. Bir memur hakkını aradığında sürülebileceğini, bir işçi sendikaya katıldığında işten çıkarılacağını, bir şirket ihaleye girebilmek için siyasal yakınlık göstermesi gerektiğini düşünüyorsa hukuk önünde kâğıt üzerinde özgür olabilir. Fakat geçimi başka birinin keyfî kararına bağlıysa gerçek anlamda bağımsız değildir. Cumhuriyet, yurttaşı yöneticinin lütfuna muhtaç bırakmama iddiasıdır. Burada ekonomi ile demokrasi birbirine bağlanıyor. Sandıkta herkesin bir oyu olabilir; fakat herkesin siyasi sesi aynı güçte değildir. Bir milyarderin medya satın alma, kampanya finanse etme ve karar vericilere ulaşma imkânıyla geçim derdindeki bir yurttaşın imkânı eşit değildir. Aşırı ekonomik eşitsizlik zamanla siyasi eşitsizliğe dönüşür. İnsan geçimini kaybetme korkusuyla konuşamıyorsa, sosyal yardımın kesilmesinden çekiniyorsa ya da kamu hizmetine erişmek için sadakat göstermek zorunda bırakılıyorsa yurttaşlık yerini bağımlılığa bırakır. Oy pusulası eşit olabilir ama o pusulayı tutan eller eşit derecede özgür değildir. Res publica fikri bu nedenle yalnızca devlet başkanının nasıl seçildiğiyle ilgili değildir. Kamu bütçesinin kime ait olduğu, vergilerin kimin için harcandığı, ihalelerin nasıl dağıtıldığı, şehirlerin kimler için planlandığı ve kamu görevlilerinin kime hizmet ettiğiyle de ilgilidir. Devlet yönetenlerin mülkü değilse kamu kaynakları da taraftarlık ödülü olamaz. Roma’da SPQR’nin rögar kapaklarında bulunmasını bu yüzden çok anlamlı buluyorum. Cumhuriyet yalnızca senato binası, büyük nutuklar ve mermer heykeller değildir. Su, kanalizasyon, yol, temizlik ve ulaşım gibi gündelik ortak hizmetlerdir. Kamusal olan şey, kelimenin tam anlamıyla ayağımızın altındaki altyapıya kadar uzanır. Ama kapağın üzerinde “halk” yazarken çukurun maliyeti halka, ihale kazancı dar bir çevreye bırakılıyorsa orada harfler vardır, res publica yoktur. Belediyenin binasında cumhuriyet arması bulunması yetmez; yurttaşın bütçeyi görebilmesi, yöneticiyi sorgulayabilmesi ve hizmete siyasi kimliği ne olursa olsun eşit erişebilmesi gerekir. Kurumlar da halk iradesinin düşmanı değildir. Bağımsız yargı, özgür basın, üniversiteler, yerel yönetimler, meslek örgütleri ve sivil toplum, seçilmiş iktidarın karşısına dikilmiş yabancı güçler değildir. Halkın tek bir kişiden ve tek bir seçim gününden ibaret olmadığını güvence altına alan yapılardır. Elbette kurumlar da seçkinlerin kalesine dönüşebilir. Roma Senatosu bunun tarihsel örneğidir. Halktan kopan, kendi ayrıcalığını koruyan ve hesap vermeyen kurumlar cumhuriyetçi değildir. Çözüm bütün kurumları bir lidere bağlamak değil; onları şeffaflaştırmak, demokratikleştirmek ve halka karşı hesap verir hâle getirmektir. SPQR’deki Q’yu yeniden hatırlayalım: “ve”. Kurumlar ve halk. Temsil ve katılım. Yönetebilme gücü ve denetlenebilme zorunluluğu. İyi bir cumhuriyet bu gerilimlerden bir tarafı yok ederek değil, aralarındaki dengeyi canlı tutarak yaşar. Roma’nın bize bıraktığı miras kusursuz bir model değildir. Kadınları siyasetten, köleleri insanlıktan, yabancıları yurttaşlıktan dışlayan bir düzeni geri istemek mümkün değildir. Fakat Roma’nın başarısızlıklarından önemli bir ilke çıkarabiliriz: Kamusal iktidar hiç kimsenin şahsi mülkü olamaz. Belki SPQR’yi bugün bir övünme sözü olarak değil, her gün yeniden sorulması gereken dört soru olarak okumalıyız. Senato, yani kurumlar gerçekten çalışıyor mu? Populus, yani halk karar süreçlerine katılabiliyor mu? “Ve” bağlacı ikisini birbirine bağlıyor mu? Romanus, yani siyasal topluluk, dışlananları içine alacak kadar geniş mi? Çünkü bir ülkede “halk” kelimesinin duvarlara ne kadar büyük yazıldığı değil, yurttaşın iktidar karşısında ne kadar dik durabildiği önemlidir. Cumhuriyet bir tabela değil, iktidarın sınırlanmasıdır. Demokrasi bir tören değil, itiraz edebilme hakkıdır. Yurttaşlık ise yöneticiyi alkışlama mecburiyeti değil, ona hesap sorabilme gücüdür. Roma’nın taşları bize tuhaf bir şey anlatıyor: Harfler iki bin yıl yaşayabilir, kurumların ruhu ise bir kuşakta kaybolabilir. Bu yüzden cumhuriyet mermerden yapılmış bir anıt değil, sürekli bakım isteyen ortak bir yapıdır. Kanalizasyon kapağı gibi… İhmal ederseniz önce çatlar, sonra çöker ve sonunda hepimiz içine düşeriz. Bir gün Roma’da yürürken ayağınızın altında SPQR yazısını görürseniz, yalnızca fotoğrafını çekip geçmeyin. Kendinize şu soruyu sorun: Senato ve halk deniyor, ama gerçek güç nerede? Halk adına konuşuluyor, ama halk yöneticiyi gerçekten değiştirebiliyor mu? Devlet kamunun işi mi, yoksa birilerinin özel mülkü mü? Peki sizce bugün SPQR’nin P harfi kimleri kapsıyor, kimleri dışarıda bırakıyor? Bir ülkeyi gerçekten cumhuriyet yapan şey sizce seçimler mi, kurumlar mı, eşitlik mi, yoksa bütün bunların birlikte varlığı mı? Yorumlarda yazın. Ekonomi her şey değildir, ama neredeyse her şeyle ilgilidir. Cumhuriyet de yalnızca devletin adı değildir; gündelik hayatımızdaki bütün güç ilişkileriyle ilgilidir. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.